Hoşgeldin Misafir
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 10
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: Nurgül
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 2,680
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 2,875

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 36 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 33 Misafir
Bing, Google, Yandex

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_V2.png]

Türklerin soy ağacı

Anadolu'yu Türk yurdu yapan Oğuz Boylarını iyi anlamak gerekir.

İşte Anadolu'nun dört bir yanına dağılan o boylar;

Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu
Oğuz boylarının Anadolu'daki son durumu / Günümüzdeki yerleşim yerleri

1-KAYI Kayıhan -

Afyon-Emirdağ Karaçavuş(Kürtler kayı) - Amasya Kayı (Balakayı) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Yenikayı (Zirkayı ) - Ankara-Yenimahalle-Yenikent Kayı - Ankara-Güdül Kayısopran - Bolu-Gerede Kayı - Burdur-Çeltikçi Demirli ( Kayı ) - Burdur-Ağlasun-Karaaliler Kayıçivi - Çankırı-Kargın Gölezkayı - Çankırı-Eldivan Hisarcıkkayı - "
"Kayı - Çankırı-Ilgaz-Belören Kayılar (Kayıbekir) - Çankırı-Orta Kayıören - Çankırı-Orta Çaparkayı - Çankırı-Şabanözü Kayı - Çorum-Merkez Kayı - Çorum-İskilip Kayı - Çorum-Mecitözü Kayhan (Kayhanköy ) - Denizli-Merkez Kayı (Selmik) - Diyarbakır-Bismil-Yukarısalat Kayı (Yukarışingirik) - Diyarbakır-Dicle
Kayı - Erzincan-Refaiye-Akarsu Kayı - Eskişehir-Çifteler Kayı - Eskişehir-Mihalıççık Kayhan( Kayıhan) - Giresun-Bulancak Kayı - Isparta (Merkez) Kayı - Kastamonu-Kuzkaya Kurtkayı (Merzuklar) - "
" Kayıköy - Kastamonu-Daday Aşağıkayı - Kastamonu-Tosya Yukarıkayı - "
" Kayıcılar - Konya-Bozkır-Belören Kayı - Kütahya-Emet Kayı - Kütahya-Tavşanlı Kayı - Nevşehir-Hacıbektaş Kayı - Niğde-Bor Kayı ( Hedil ) - Mardin-İdil-Haberli Kayı - Sivas-Suşehri-Akıncılar Kayı - Tekirdağ ( Merkez )

2-BAYAT

Şambayadı - Adana (Merkez) Şambayat(Bucak) - Adıyaman-Besni Bayatcık - Afyon (Merkez ) Bayat(Hambarcın) - Afyon-Emirdağ Bayat - Amasya(Ezine) Bayat - Amasya(Merzifon) Bayat - Ankara-Ayaş Küçükbayat(Bayatatik) - Ankara-Bala-Karakeçili Zümrütova (Bayat ) - Antalya-Elmalı-Akçay Bayat - Antalya-Korkuteli Bayatbademleri - " -
" Bayat - Aydın-Konakpınar Bayat - Bilecik-Gölpazarı Yakabayat - Bolu-(Merkez) Bayatlar - Çanakkale-Yenice-hamdibey Bayat - Çorum-Merkez(ilçe) Bayat - Çorum-Kargı Bayat - Denizli-Çivril Bayat ( Füseyni) - Diyarbakır-Çermik Bayatlı - Gaziantep(Merkez) Bayatköyü - Isparta-Atabey Özbayat (Gemenbayat) - Isparta-Yalvaç Bayatdoğanşali - Kars-Iğdır-Taşburun Bayat - Kastamonu-Tosya Bayat - Konya-Hatip Yağlıbayat - Konya-Obruk Bayat - Konya-Beyşehir Karabayat -
Konya-Beyşehir-Doğanbey Bayat - Kütahya-Aslanapa Bayat - Kütahya-Sabuncu Bayat - Manisa-Gördes Bayat - Manisa-Soma Bayat - Niğde-Bor Bayat - Sakarya-Geyve Bayat - Sinop-Durağan Kalınbayat - Urfa-Hilvan-Gölcük Bayatören (Bayatviran) - Yozgat-Osmanpaşa

3-ALKA-EVLİ

Halkahavlı - Samsun-Vezirköprü Halkaavlu - Manisa-Kırkağaç-Gelembe

4-KARA- EVLİ

Karaevli - Kastamonu-Kuzyaka Karaevli - Tekirdağ-Merkez Karaevligeriş - Zonguldak-Çaycuma-Perşembe Karaevliçavuş (Çilesizoğlu)

5-YAZIR

Yazır - Ankara-Çubuk Yazır - Antalya-Korkuteli Kumluca yazırı(iydiryazırı) - Antalya-Kumluca Yazır ( Finike yazırı) - Antalya-Finike Yazır - Aydın-Karacasu Yazırlı - Aydın-Nazilli Gölcük ( Yazır) -
Burdur-Gölhisar-Çavdır Yazır - Burdur- Ağlasun Yazır - Çorum- Sungurlu-Boğazkale Yazır - Denizli-Acıpayam Yazır - Denizli-Çal Yazır - Edirne-Enez Yazır -
Eskişehir-Sivrihisar-Günyüzü Yazır - Gaziantep-Nizip-Barak Yazır - Kayseri-Merkez Yazır - Konya-Sille Yazır - Konya-Doğanhisar Yazır ( Kuzeyrip ) - Mardin-Savur-Sürgücü Yazır - Tekirdağ-Barboros

6- DÖĞER

Döğer - Afyon-İhsaniye Aşağı Düver - Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Yukarı-Döğer - "
" Düğer - Burdur (Merkez) Döğer (Dibni) - Diyarbakır-Dicle Döver (Düver) - Hatay-Harbiye Düverlik - İzmir-Torbalı Düğer - Kayseri-Himmetdede Döğer (Düğer) - Konya-Ilgın Düğer - Mugla-Fethiye-Kemer Düğer - Sivas-Hafik Düğer - Urfa-Hilvan-Ovacık

7- DODURGA

Dodurga - Afyon-Sandıklı Dodurga - Ankara-Yenimahalle Dodurga - Bilecik-Bozüyük Yeni Dodurga - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Dodurga -
Bolu( Merkez) Dodurga - Bolu-Mudurnu Dodurga - Çankırı-Çerkeş Dodurga - Çankırı-Orta Dodurga - Çorum-Osmancık Aşağı Dodurga(Dodurgalar) - Denizli Acıpayam Yukarı Dodurga(Dodurgalar) - "
" Dodurga - Mugla-Fethiye-Eşen Dodurga - Sinop-Boyabat Demiryut(Tödürge) - Sivas-Zara Dodurga - Tokat-Çamlıbel Dodurga - Zonguldak-Ulus

8- YAPARLI

Yeni Yapar - Bolu-Gerede Eski Yapar - Çorum-Alaca

9- AVŞAR ( AFŞAR )

Afşar - Afyon-Dinar-Dombayova Avşar - Amasya-Ezine Afşar - Ankara-Bala Büyük Afşar - Ankara-Delice Küçük Afşar - Ankara-Delice Afşar - Ankara-Güdül Afşar - Ankara-Kalecik-Çandır Avşar (Burhaniye) - Ankara-Polatlı Afşar - Şereflikoçhisar-Ağaçören Avşar (Afşar) -
Antalya-Elmalı_Akçay Avşar - Aydın-Söke KocaAvşar - Balıkesir-Merkez Çam Avşar - Balıkesir-Balya Afşar(Afşargıdırıç-Afşargidiriç) - Bolu-Merkez Afşartarakçı - Bolu-Gerede BirinciAfşar(afşarevvel) - Bolu-Gerede İkinci Afşar(afşarsanı) - "
" Afşar - Bolu-Mengen-Gökçesu Afşar - Bursa-Yenişehir Afşar - Çankırı-Çerkeş Avşar - Çorum-Kargı-Hacıhamza Menteşe(Afşar) - Denizli-Honoz KarahüyükAfşarı - Denizli-Acıpayam KumAfşarı - " " Avşarözü(Hüseyinşeyh) - Erzincan-Refaiye YakaAvşar - Isparta-Eğridir-Aksu Afşar - Isparta-Gelendost Afşar -
Kastamonu-İhsaniye(Araç) Afşargüney - Kastamonu-Küre Afşarimam - " " Afşar - Kastamonu-Taşköprü Avşarpotuklu - Kayseri-Pınarbaşı Avşarsöğütlü - Kayseri-Pınarbaşı-Pazarören Büyüksöbeçimen( Avşar) -
Kayseri-Sarız BayAfşar - Konya-Beyşehir KüçükAfşar - " " Afşar - Konya-Çumra-Dinek Afşar - Konya-Hadim-Taşkent Afşarlı - Konya-Kadınhanı-Kurtasanlı Afşar - Kütahya-Emet-Pazarören(örencik) Afşar(Kürtleravşarı) - Kahramanmaraş-Merkez Avşarlı - Kahramanmaraş-Türkoğlu Avşar - Mugla-Milas Afşar -
Manisa-Sarıgöl Avşar - Manisa-Gördes-Köprübaşı Avşar - Manisa-Turgutlu Avşarcık - Sivas-Divriği Avşar - Sivas-İmranlı-Karacaören Avşar - Sivas-Suşehri-Akıncılar Avşarören(Avşarveran) - Sivas-Kangal-(Akpınar) Avşar -
Sivas-Zara-Şerefiye Avşar(Apşur) - Tekirdağ-Barboros Avşarağzı - Tokat-Çamlıbel Avşaralanı - Yozgat-Çayıralan Afşar - Zonguldak-Eflani

10- KIZIK

Kızık - Afyon-Sandıklı Kızık - Amasya-Gümüşhacıköy-Saraycık Kızık(Ravlıkızıgı) - Ankara-Çubuk-Akyurt Kızık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kızıklı - Balıkesir-Burhaniye Kızık - Balıkesir-Manyas Kızıksa( Kızılköy) - "
" Kızık - Bolu-Seben Sarıkaya( Kızık) - Bolu-Kıbrıscık Cumalıkızık - Bursa(Merkez) Fidye Kızık - Bursa(Merkez) DereKızık - Bursa-Gürsu HamamlıKızık - Bursa-Gürsu Kızıklı - Çorum-Alaca Kızık Hamurkesen - Gaziantep-Merkez Övündük (YenidinekKızık) - "
" Kızık - Kahramanmaraş-Andırın Kızık - Kayseri-Güneşli Kızık - Kayseri-Develi Kargınkızıközü - Kırşehir-Kaman Yenigüdemem (Kızık) - Karaman Kızık - Kütahya-Emet-Örencik Kızık - Kütahya-Köprüören Kızık - Kütahya-Simav Kızık (Kınık) - Malatya-Arguvan BüyükKızık - Sinop-Gerze-Dikmen KüçükKızık - "
" Kızık - Sivas-Zara-Şerefiye Kızık - Tokat-Çamlıbel Kızık - Tunceli-Ovacık-Yeşilyazı Dereçepni(Kötüçepni)

11- BEĞ- DİLİ

Beydili - Ankara-Nallıhan Beydili - Ankara-Nallıhan-Beydili Beydili ( Ovacık ) - Çankırı-Orta(Ovacık) Beydini - Çankırı-Ovacık Bedil - Çankırı-Çerkeş Beydili - Çorum-Merkez Beydili - Çorum-Bayat Beydili - Denizli-Çivril-Işıklı Beydili (Arabanbeydilli) - Gaziantep-Araban Beydili - Isparta-Sütçüler Beydili - İçel-Gülnar Beydili - Karaman Beydili - Sivas-Hafik

12- KARGIN

Kargın - Afyon-Sandıklı Kargın - Ankara-Çubuk Kargın - Ankara-Kalecik-Çardır Kargın - Kırıkkale-Balışeyh(Balışık) Kargın - Antalya-Korkuteli Kargın - Balıkesir-Bigadiç Kargın - Çorum-Alaca Derekargın - Çorum-İskilip Kargın - Erzincan-Tercan Kargın - Eskişehir-Merkez Karkın - Eskişehir-Sivrihisar Kargın - Kastamonu-Tosya Kargın-Kızıközü - Kırşehir-Kaman Kargın-Meşe - "
" Kargın-Selimağa - " - " Kargın-Yenice - " - Mucur Karkın - Konya-Çumra Dedekarkın - Malatya-Yazıhan Kargın - Manisa-Turgutlu-Ahmetli Kargınışıklar - Manisa-Demirci-Karbasan Kapugargın(Kargınkürü) - Muğla-Köycegiz-Ortaca Kargın - Aksaray-Taşpınar Kargın - Sivas-Koyulhisar Kargın - Sivas-Yıldızeli-Çırçır Kargın (Demenikargın) - Tokat-Çamlıbel Kargıncık (Karkıncık) - " " Kargın - Turhal

13- BAYINDIR

Bayındırlı - Adana-Bahçe-Haruniye Bayındır - Ağrı-Tutak Bayındır - Ankara-Çankaya Bayındır - Ankara-Çamlıdere-Peçenek Bayındır - Antalya-Elmalı Bayındır - Antalya-Kaş Bayındır
Aydın-Nazilli Ovabayındır - Balıkesir-Merkez Bayındır - Bolu-Göynük Bayındır - Burdur-Merkez Bayırköy(Bayındır) - Burdur-Gölhisar-Çavdır Bayındır - Burdur-Yeşilova Bayındır(KokarcaMamure) - Bursa-İznik Bayındır - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Bayındır - Çankırı(Merkez) Bayındır - Çankırı-Çerkeş Bayındır - Çankırı-Eskipazar Derebayındır - Çankırı-Orta Ortabayındır(Yenicebayındır) -
- " Tutmaçbayındır - " - " Bayındır - Çorum-Mecitözü Bayındır(Arapkent) - Diyarbakır-Bismil-Tepe Bayındır - Elazığ-Keban Bayındır - Erzurum-İspir-Pazaryolu Bayındır - Erzurum-Tekman-Gökoğlan Aşağıbayındır - Gaziantep-Nizip Yukarıbayındır -
Gaziantep-Nizip Bayındır - Giresun-Bulancak-Kovancık Bayındır - Gümüşhane-Yağmurdere Bayındır - İçel-Silifke Bayındır - İzmir Bayındır - Kastamonu-Kuzyaka Bayındır - Kırşehir-Kaman Bayındır - Konya-Beyşehir Bayındır - Samsun-Kavak Bayındır (Melüller) - Sivas-Kangal-Kavak

14 - PEÇENEK

Peçenek - Adana-Bahçe-Haruniye Peçenek - Ankara-Altındağ Peçenek - Ankara-Çamlıdere Peçenek( Bala) - Ankara-Çubuk-Sirgeli Peçene - Eskişehir-Çifteler Biçer (Peçene) - Konya Peçenek(Mirkefşin) - Mardin-İdil

15- ÇAVULDUR (ÇAVUNDUR )

Çavuldur (Çavundur) - Amasya-Merzifon Aşağıçavundur - Ankara-Çubuk Yukarıçavundur - Ankara-Çubuk Turunçova (Çavdır) - Antalya-Finike Çavdır - Anatlya-Kaş-Kalkan Çavdır - Aydın-Bozdoğan Çavdır - Burdur-Gölhisar Çavundur - Çankırı-Kurşunlu-Atkaracalar Çavundur (Licek/Lico)
Diyarbakır-Lice-Kayacık Çavundur - Isparta-Şarkikaraağaç Çavundur - Kastamonu(Merkez) Çavundur - Kastamonu-Kuzyaka Çavdır - Manisa-Soma Çavdır - Muğla-Ula-Kavaklıdere

16- ÇEPNİ (ÇETMİ)

Çepni - Afyon-Sandıklı-Hocalar Çetmi - Amasya-Gümüşhacıköy Çepnişabanlı - Şereflikoçhisar-Ağaçören Çepni - Balıkesir-Bandırma-Edincik Yeniçepni(Çerkezcetni) - Bilecik-Bozüyük Yürükcetmi(Yürükcetni) - Bilecik-Bozüyük Çepni - Bolu-Merkez Çepni - Bolu-Mudurnu Çepni - Bursa-Mudanya Küçükçetmi - Çanakkale-Küçükkuyu-Ayvacık Yeşilyurt(Büyükçetmi)
Çanakkale-Ayvacık-Küçükkuyu Çetmi - Çanakkale-Ezine Çetmi - Çorum-İskilip Göletçetmi - Çorum-Kargı Çepni - Giresun-Espiye Çayırlı(Çetmi) - İzmir-Tire Çepni - Kastamonu-Çatalzeytin Çetmi - Kastamonu-Taşköprü Çepni - Kastamonu-Kengiri-Tosya Çepni - Kırşehir-Merkez-Çiçekdağı Çetmi - Konya-Beyşehir-Üzümlü Çetme
Konya-Doğanhisar Çetmi - Konya-Hadim-Taşkent Çepniharmandalı(Yobazharmandalı) - Manisa-Saruhanlı Çepnimuradiye - Manisa-Saruhanlı Çepnibektaş - Manisa-Turgutlu Çepnidere - Manisa-Turgutlu Çepni - Samsun-Alaçam Çitme - Sivas-Divriği-Gedikpaşa Çepni - Yozgat-Boğazlıyan Yazıçepni - Yozgat-Boğazlıyan

17- SALUR

Salur - Antalya-Elmalı Salur - Antalya-Kumluca Salur - Antalya-Manavgat Salur - Bolu-Gerede Salur - Çankırı-Orta Salur - Çorum-Seydim Salur - ErzincanRefahiye-Akarsu Salur - Isparta-Şarkikaraağaç Salur - Kayseri-Güneşli Salur - Karaman Salur - Yozgat-Sorgun Salur - Manisa-Gördes Salurçiftliği - " " Salur - Samsun-Ladik Salur - Tokat-Artova Salur - Tokat-Zile-Boztepe

18- EYMÜR (EYMİR)

Eskieğmir - Afyon-İhsaniye Eymir - Amasya-Merzifon-Alıcık Kıreymir - Amasya-Merzifon-Sarıbuğday Eymir(Eğmir) - Amasya-Suluova İymir(Eymür-iğmir) - Ankara-Yenimahalle-Kazan Aşağıemirler - Ankara-Çubuk İmirli - Ankara-Delice İğmir - Ankara-kızılcahamam-Pazar Eymir - Nallıhan Eymir(Eğmir)
Antalya-Elmalı Dağeymiri(dağemiri) - Aydın-Merkez Ovaeymiri(Ovaemiri) - Aydın-Merkez Eymir - Aydın-Karacasu Eğmir - Balıkesir-Havran Eymir(Eymur-Eymür) - Bolu-Gerede Eymir - Bursa-İnegöl Eymir
Çorum-Merkez Eğmir - Giresun-Aluçra-Çamoluk Eymür - Giresun-Tirebolu Eymür - Gümüşhane-Bayburt-Demirözü Eymür - Gümüşhane-Kelkit Yakaemir(Yakaeymür) - Isparta-Şarkikaraağaç Eymir - Kastamonu(Merkez) Eymir(Eğmir) - Kütahya-Altıntaş Eymir - Malatya-Arapkir Eymir
Malatya-Arguvan Eymirli(Tibyat) - Mardin-Kızıltepe Eymür - Ordu-Ulubey Eymir - Samsun-Havza Eymir - Sinop-Gerze Eymir - Sivas-Hafik Eymir - Sivas-Kangal-Kavak Eymir - Sivas-Zara Eymür - Tokat-Reşadiye Eymir - Yozgat-Sorgun

19- ALA-YUNDLU

Alayund - Kütahya-Merkez Alayunt(Arbay) - Mardin-Midyat-Dargeçit(Kerburan)

20- YÜREĞİR

Yüreğil - Afyon-Dazkırı Yüreğil - Afyon-Emirdağ Üreğil - Ankara-Beypazarı-Uruş Yüreğil - Ankara(semt adı) Yüreğil (Menderesboğazı) - Balıkesir-Sındırgı Yeniyüreğil - Bilecik-Bozüyük-Dodurga Yüreğil
Burdur-Bucak-Kızılkaya Yeşilköy(Yüreğil) - Burdur-Tefenni Üreğil - Bursa-Orhangazi Yüreğil(Yüreyil) - Denizli-Acıpayam Dilek(Öregel) - Giresun-Şebinkarahisar Karademir -
Giresun-Tirebolu Yüreğil - Kayseri-Güneşli Eskiyüreğil(Atikyüreğil) - Kütahya-Köpüören Oluklu(İregül) - Ordu-Fatsa Öreğil(Üreğil) - Sivas-Hafik Büyükyüreğil - Sivas-Şarkışla Küçükyüreğil - Sivas-Şarkışla

21- İĞDİR

İğdir(Iğdır) - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kumlucayazırı(İydiryazırı) - Antalya-Kumluca Iğdır - Bolu-Düzce-Gümüşova İğdir - Burdur-Yeşilova İğdir - Bursa-Gürsu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Kurşunlu İğdir(Iğdır) - Çankırı-Yapraklı İğdir - Denizli-Çivril İğdir( Iğdır)
Eskişehir-Sarıcakaya İğdir - Gümüşhane-Bayburt-Naden İğdir ( Cerit ) - İçel-Merkez Iğdır - Iğdır( il) İğdir ( Iğdır) - Kars-Selim Nefsiiğdir (İğdir) - Kastamonu-Araç-İğdir İğdir - Kastamonu-Araç İğdirkışla
Kastamonu-Araç İğdir - Kastamonu-Küre İğdir(Iğdır) - Malatya-Hekimhan İğdir - Samsun-Bafra-Kolay İğdir - Sivas-Zara-Beypınarı İğdir - Tokat-Artova İğdir - Tokat-Zile Başiğdir - Zonguldak-Ereğli (Eflani)

22- BÜĞDÜZ

Büğdüz - Ankara-Çubuk-Akyurt Büğdüz - Burdur-Merkez Büğdüz - Çankırı-Orta Büğdüz - Çorum-Merkez Büğdüz - Eskişehir-Alpu Büğdüz(Büydüz) - Gaziantep-Oğuzeli Büğdüz(Büğüz) - Kırşehir-Kaman

23- YIVA ( YUVA )

Yuvaköy - Amasya-Ezine Yuva - Ankara-Yenimahalle Yuva - Ankara-Çubuk-Sirgeli Yuva - Antalya-Elmalı Yuvalılar - Antalya-Finike Yuvacık - Antalya-Kaş-Kalkan Yuva - Bolu-Merkez Yuva - Bolu-Seben Yuva - Burdur-Ağlasun-Kızılkaya Yuva - Burdur-Tefenni Yuvalak - "
" Yuvalar - Çanakkale-Çan Yuva - Çankırı-Orta Yuva - Çorum-İskilip Yuva - Denizli-Çivril-Işıklı Yuvaköy - Giresun-Dereli_Yavuzkemal Yuvalı - Hatay-Hassa-Aktepe Aşağıyuva - Kastamonu-Kuzyaka Yuvacık - Koçaeli-Bahçecik Yuva - Nevşehir Yuva - Aksaray-Taşpınar Yuva - Sivas-Divriği-Sincan Yuva - Sivas-Gürün-Konakpınar Yuva - Sivas-Saray

24- KINIK

Kınık - Afyon-Dinar-Haydarlı Kınık - Afyon-Sandıklı-Karadirek Kınık - Afyon-Sinanpaşa(Sincanlı) Kınık- Ankara-Yenimahalle-Kazan Kınık - Ankara-Kalecik-Çandır Kınık - Ankara-Kızılcahamam(Çeltikçi) Kınık - Ankara-Kızılcahamam-Pazar Kınık - Antalya-Kaş-Kalkan Kınık
Balıkesir-İvrindi Kınık - Balıkesir-Sındırgı Kınık - Bilecik-Yarhisar Kınık(Hotanlı) - Bilecik-Pazaryeri Sazak Kınık - Bolu- M Susuzkınık - Bolu-Merkez Kınık - Bolu-Akçakoca Adakınık
Bolu-Gerede-Çavuşlar(Dörtdivan) Aşağıkınık(Kınıkzır) - Bolu-Göynük Yukarıkınık(Kınıkbala) - Bolu-Göynük Kınık - Bursa-İnegöl Kınık - Bursa-Orhaneli-Büyükorhan Kızıllar(Kınık) - Çankırı-Çerkeş Kınıkdelileri - Çorum-Merkez Kınık - Çorum-Seydim Kınıklı - Denizli-Merkez Kınıkyeri -Denizli-Çameli Kınık
Eskişehir-Sivrihisar Kınık - Giresun-Şebinkarahisar Kınık(ilçe) - İzmir Kınıkköy(Kınıkkoz) - K.Maraş-Süleymanlı Kınık - Kastamonu-Devrikani Kınık - Kastamonu-Tosya Yazıkınık
Kırşehir-Mucur Kınık(Abadaniye) - Konya( Aşağıpınarbaşı) Kınık - Konya-Bozkır Kınık - Kütahya-Merkez Kınık - Kütahya-Simav Kızık(Kınık) - Malatya-Arguvan Tatkınık - Malatya-Arguvan Kınık
Manisa-Gördes-Köprübaşı Kınık - Manisa-Kırkağaç(Gelenbe) Kınık - Manisa-Selendi Kınık - Muğla-Fethiye-Seki Kınıklar - Tekirdağ-İnecik Kınık - Tokat-Almus


[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_V2.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_V2.jpg]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V1.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V2.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V3.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V4.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V5.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V6.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V7.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V8.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V9.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V10.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V11.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V12.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V13.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V14.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V15.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V16.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V17.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V18.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V19.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V20.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V21.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V22.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V23.png]

[Resim: Turklerin-Soy-Agaci_ve-Yerleri_V24.png]




[Resim: Turk_Hukukunun_Olusumu_ve_Gelisimi.png]

MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

MODERN TÜRK HUKUKUNUN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

(AUFBAU UND ENTSTEHUNG DES MODERNEN TÜRKISCHEN RECHTS)

KAMU HUKUKU

I- ANAYASA HUKUKU

Osmanlı İmparatorluğu, devlet yönetim sistemi bakımından, mutlak bir monarşiydi. Bütün devlet yetkileri padişahta toplanmıştı. Osmanlı İmparatorluğunda, Batıda olduğu gibi 18. ve 19. yüzyılda anayasal bir devlet düzenine geçilemememiştir. Bunun nedenlerinin genel olarak askeri, islami ve yapısal nedenler olmak üzere üç noktada toplanabileceği belirtilir[1].

Osmanlı İmparatorluğu’nda anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan arasında kabul edilip imzalanan “Sened-i İttifak” gösterilir. Sened-i İttifak, ayanın Saraya karşı bir denge kurma denemesidir; ancak başarılı olamamıştır. Bu Senet’le, devlet işlerine resmi sıfatı haiz memurlardan başkasının karışamayacağı, iktidarın kullanılmasına sadrazamın katılacağı ve bundan dolayı kendisinin sorumlu olacağı gibi hükümler yer almış, buna karşı ayan temsilcileri, içlerinden birinin devlete karşı ayaklanması halinde bunun bastırılmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişlerdir. Ancak bu hükümlerin uygulanmasını sağlayacak bir mekanizma getirilmemiştir[2]. Daha sonra Gülhane Hattı Hümayünü (1839) ile başlayan Tanzminat dönemindeki hareketler de, Sarayın otoritesini güçlendirici reform girişimleri olup iktidarın sınırlandırılması sonucunu doğurmayacaktır. Sarayın otoritesinin sınırlandırılması isteği, halk yığınlarından değil, fakat aydınlardan (Genç Osmanlılar) gelecektir[3]. İlk yazılı anayasa olan 1876 Kanun-i Esasi aydınların eseri olan bir anayasadır. 1876 Anayasısı, “Meclis-i Umumi” adını alan, birisi seçimle diğeri padişahın atamasıyla oluşan iki meclisten meydan gelen bir parlamento kurmuştur. Ancak Parlamentonun yetkileri hayli dar tutulmuştur. Örneğin bir parlamento üyesinin kanun teklif edebilmesi için, önce padişahtan izin alması gerekliydi. Her iki meclisçe kabul edilen tasarılar, padişahın onayı olmadan yürülüğe giremezdi[4]. Padişah istediği zaman seçimle kurulan meclisi feshedebilme yetkisine sahipti. Nitekim 1878 yılında Padişah II Abdilhamit, Anayasa’daki bu yetkisinden yaralanarak meclisi dağıtmış ve ülkeyi tekrar mutlak monarşi ile yönetmeye başlamıştır. Bu dönem II. Meşrutiyete kadar devam eder.

II. Meşrutiyet, 1908 yılında, “Genç Türkler” adı verilen bir muhalefet hareketinin etkisi ve 1908 yılında Rumelide’ki askeri birliklerin isyanı sonucu, Kanun-i Esasinin yeniden uygulanmaya konduğu dönemdir. 1909 yılında; Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle, demokratik bir meşruti monarşi anayasası yaratıldı ve Osmanlı İmparatorluğunda, parlamenter bir sisteme geçilmiş oldu[5]. Anayasa’daki Padişahın meclisi feshetme hakkı, kanun teklif edebilmek için padişahın izninin alınması zorunluluğu yapılan bu değişikliklerle kaldırıldı. II. Meşrutiyet ve onun getirdiği anayasa değişiklikleri daha geniş kapsamlı bir “aydın hareketi” olmuştu. Bu rejim, Osmanlı İmparatorluğunun da katıldığı Birinci Dünya Savaşının yenilgi ile sona ermesi ile yıkıldı. 1919 Yılında Türkiye müttefik devletleri tarafından işgal edildi.

İstanbul işgal altında olduğu için kurulan yeni parlamento olan TBBM 23 Nisan 1920 de Ankara’da toplanır ve 1921 tarihli kısa bir anayasa olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, aslında bağımsızlığa kavuşacak yeni Türk Devletinin anayasa düzeni ile ilgili olup, egemenlik anlayışındaki köklü devrimci bir değişikliği içerir. Egemenliğin millete ait olduğu ilk defa bu anayasa ile ifade edilir. Osmanlı anayasalarından temel farkı, bütün yetkilerin TBMM’nde toplanması ve yürütmenin artık yasamadan çıkan ve ona tabi olan bir organ olmasıdır[6]. Bu Anayasa’da yürütme ve yasama kuvvetleri Mecliste toplanmış, Meclis istediği zaman bakanlara yol gösterebilme ve onları değiştirme yetkisi ile donatılmıştır. Bu hükümet sistemi “meclis hükümeti” sistemidir. Anayasadaki düzenlemelerle iller ve ve nahiyelerde yerinden yönetim ilkesine geçiş hazırlanmıştır[7].

TBMM 29 Ekim1923 yılında Cumhuriyet ilan etmiştir. Cumhuriyetin ilanından kısa süre sonra hazırlanan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1921 Anayasasında olduğu gibi, egemenliğin kullanılmasında tek yetkili organ olarak TBBM’ni öngörmektedir. 1921 Anayasasından farklı olarak, 1924 teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Fransız Devriminden beri süregelmekte olan “tabii hak” kavramını kabul ederek, klasik hak ve özgürlüklere yer vermekteydi (md 68-88)[8]. Md 68’e göre “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.” Anayasa’da hak ve özgürlükler geniş ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş, çoğu zaman sadece adları sayılmıştır. Bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin düzenlemeler yoktur; 1876 Kanun-i Esasi’de olduğu gibi hak ve özgürlüklerin korunması, “kanuni güvence”den ibaretti[9]. Bu Anayasa’nın demokratik anlayışı, köklerini Ruossea’un genel irade görüşünden alan çoğunlukçu demokrasi anlayışına dayanmaktadır[10]. Ancak Osmanlı İmparatorluğundaki, Padişahın egemelik anlayışına son verilerek TBMM’nin bütün bir milleti temsil etmesi en büyük güvence olarak kabul ediliyordu[11]. Meclis yasama yetkisini kullanırken (md 6), yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanılabilmekteydi (md 7). Hükümetin kurulması konusunda da Meclisin sadece güvenoyu verme yetkisi bulunmaktaydı (md 44). Böylelikle meclis hükümeti sisteminden parlamenter hükümet sistemine de geçiş süreci başlatılmış oluyordu. 1924 Anayasasında zaman zaman bazı değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan Türkiye’nin batılılaşmasını hızlandırması açısından en önemlisi, 1937’de Anayasa’ya laiklik ilkesinin konulması olmuştur.

1924 Anayası, bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve halk oylaması ile kabul edilen 1961 Anayasası ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1961 Anayasasının yapılmasına yol açan 27 Mayıs 1960 askeri hareketi, askeri ve sivil bürokrasinin devlete yeniden yön verme özlemi olarak değerlendirilir[12]. 1961 Anayasını hazırlayanlar, öncelikle meclis çoğunluğunun baskısına karşı, egemenliğin kullanılmasında TBMM’ni artık tek yetkili organ olmaktan çıkaracaktır. Böylece, demokratik hayatın gerçekleşmesi için, meclisin yetkilerinin kısıtlanması ve denetlenmesi yönünde bir düzenleme getirilirken, öte yandan da iyimser bir bakış açısıyla, bağımsız mahkemler ve özerk kurumlar yolu ile bir denge oluşturularak siyasi iktidar da sınırlandırılmak istenmiştir[13]. İlk defa kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere Alman Federal Anayasa Mahkemesi örnek alınarak bir Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Yargı bağımsızlığı yürütme organına karşı güvenceye alınmıştır. Yasama organı iki meclisten oluşturulmuştur. Yerel yönetimlerin yetkileri artırılmıştır. Siyasal partiler demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmiş, dernek ve sendika kurma hakkı güvenceye alınmıştır. Temel haklar ve özgürlükler anayasal güvenceye alınarak, bunların kanunlarla düzenlenmesinin sınırları çizilmiştir. İlk defa sosyal devlet ilkesi benimsenmiştir.

Ancak 1961 Anayasasındaki bu düzenlemeler ülkenin gelişimi bakımından bekleneni verememiştir[14]. 1980 yılına girildiğinde, toplumdaki çok yönlü çalkantılar, bu kez emir komuta zincirine bağlı biçimde 12 Eylül 1980 askeri harekatına yol açacaktır. 12 Eylül 1980 askeri harekatı ile 1961 Anayasasının çoğu hükümlerinin uygulanmasına son verilerek, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır. 1982 Anayasası sivillerden oluşan bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. Kurucu Meclis üyeleri ise genel seçimlerle halk tarafından değil, askeri haraketi yapan Milli Güvenlik Konseyi tarafından seçilmiştir. Halk oylamasına sunulmadan önce 1982 Anayasasına son şeklini, 1961’den farklı olarak, Milli Güvenlik Konseyi vermiştir. Böylelikle anayasayı hazırlayan sivillerin oluşturduğu Kurucu Meclisin yalnızca “danışmanlık” yapmış olması gibi bir sonuç doğmuştur. 1982 Yılında halkoyuna sunularak büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir ve halen yürürlüktedir.

Halen yürülükte olan 1982 Anayasası kazuistik yöntemle hazırlanmış bir anayasadır. Bunda, her siyasal ve sosyal soruna mutlaka hukuki bir çözüm bulma eğiliminde olan Türk siyasal kültürünün “kanuncu” (legalistic) niteliğinin rol oynadığından şüphe edilmez. 1982 Anayasa çalışmalarına egemen olan düşünce, geçmişte 1961 Anayasası döneminde yaşanılan olayların, yürütmenin zaafından kaynaklandığı yönündedir[15]. Aslında her anayasa kendisinden önceki anayasa göre bir tepki anayasasıdır. Halen yürürlükteki 1982 Anayasası da bir önceki 1961 Anayasına duyulan tepki içerisinde hazırlanmıştır.

1982 kurucuları, ayrıntılı sayılabilecek bir anayasa metni hazırlarken, aynı zamanda “güçlü iktidar” arayışına da yöneleceklerdir[16]. Böylelikle yürütme oraganının iki unsurundan olan Cumhurbaşkanının yetkileri artırılmıştır. 1961 Anayasası döneminde ortaya çıkan Meclislerin karar almalarındaki tıkanıklığı giderici hükümler getirilmiştir; şöyle ki, Meclislerin sayısı bire indirilmiş, pratikte hemen hemen imkansız olsa da Cumhurbaşkanı’na belirli koşullarda Meclisi feshetme ve seçimleri yenileme yetkisi verilmiş (md 116), Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde Meclisin kendiliğinden feshedileceği öngörülmüştür (md 102). Sendika (md 52/I, 54/VII), dernek (md 34/IV) ve vakıfların (md 68/VI) siyasetle uğraşmaları yasaklanmıştır. Devletin başlıca temel nitelikleri olarak cumhuriyetçilik, demokratik devlet, hukuk devleti, insan haklarına saygılı devlet, sosyal devlet ve Atatürk Milliyetçiliğine bağlılık anayasal olarak tespit edilmiştir.

Türk anayasaları geleneksel olarak değiştirilmesi zor olan, bir başka deyimle sert anayasalardır. Bununla birlikte 1982 Anayasası Türkiyenin Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları içerisinde sık sık değişikliklere uğramış, idam cezası kaldırılmış[17], ve halen seçilme yaşının 25’e düşürülmesi, siyasi partilerin kapatılmasının ağırlaştırılması gibi önemli değişiklik çalışmaları yapılmaktadır.


II- YÖNETİM VE YÖNETSEL YARGI HUKUKU

Yönetim hukuku Kara Avrupası ülkelerinde özellikle XIX yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başlamış bir hukuk dalıdır[18]. Türkiye’de yönetim hukuku, Osmanlının tanzimat dönemleri içerisindeki batılılaşma çabaları içinde, Fransa örnek alınarak, hukuk sistemindeki yerini almıştır[19]. İlk alınışında olduğu gibi bu gün de yönetim hukukumuz geniş ölçüde Fransız Hukukunun etkisinde olmakla birlikte, özgün bir gelişme göstermektedir[20]. Türkiye’de yönetim hukukunun temel anlayışı, Fransa’dan farklı olarak, biçimsel anayasalarda yer alır, yönetime yön veren bir çok kurala biçimsel anayasada yer verilmiştir[21].

Türk idare hukukun ana kaynağı 1982 Anayasası’dır. İdare hukuk sistemi yazılı hukukun üstünlüğü ilkesine dayanır. Bunun yanında yargı yerlerinin kararları da hukukun oluşmasına etkili olmaktadır. Gelişim durumunda olan yönetim hukukuna, yargı kararlarının etkisi çoktur. Fransız yönetim hukukunu büyük ölçüde etkileyen Fransız Danıştayının (conseil d’Etat) içtihatları geliştirmiştir. Bizde de durum Fransa’dakine benzer, Danıştay idare hukukunun gelişmesine çok etkili olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin organik idari yapısı da Fransa’nınkine benzer, merkeziyetçidir, federal değildir. Ancak Fransa’daki gibi yarı başkanlık sistemi degil, parlamenter sistem geçerlidir.

Türkiye’de adli yargıdan ayrı oluşturulmuş bağımsız bir idari yargı sistemi geçerlidir; uyuşmazlıklar adli mahkemelerden ayrı uzmanlık mahkemelerinde (idare mahkemelerinde) ve özel hukuk uyuşmazlıklarından farklı yöntemlerle ve kurallarla çözümlenir. İdari yargı hakkında 1982 tarih ve 2577 Numaralı[22] İdari Yargılama Usulü Kanunu yürürlüktedir. İdari yargı sistemi de idare hukuku gibi Fransa’dan etkilenmiştir. İdari yargıdaki en yüksek mahkeme konumundaki Danıştay ilk defa tanzimat döneminde kurulmuş, böylelikle adliye mahkelerinin yanında bir de idari yargı kabul edilmiştir.

Türkiye’de halen bir İdari Usul Kanunu hazırlanması çalışması yapılmaktadır. Bugüne kadar bir İdari Usul Kanununun çıkarılmamış olmasının nedeni olarak, Türkiyenin idare hukuku ve sistemini büyük ölçüde iktibas ettiği Fransa’yı izlemesi gösterilmektedir[23]. Keza Fransa’da da idari usul dağınık ve işin özüne inmeyen kanun veya kararnamelerle düzenlenmeye çalışılmaktadır.


III- CEZA VE CEZA USUL HUKUKU

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde islam hukuku esasları uygulanmaktaydı. Ancak özellikle ilk defa 1858 tarihinde çıkarılan Ceza Kanunnamei Hümayunu ile dini kayıtların etkisinden kurtulmuş, uygar dünyanın hukuk hükümlerine bağlı bir kanun meydana getirme amaçlanmıştır[24]. Bu kanunun 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunun’nun bir tercümesidir. Fakat bazı yerlerinde şeri hukuku ilgilendiren hükümler de eklenmiştir, sözgelimi, diyet kurumu muhafaza edilmiştir. Ayrıca Fransa’da cezalandırılmış bulunan birden fazla evlilik bu Kanunda cezalandırılmamıştır[25]. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış ve halen yürürlükte bulunan 1926 tarihli TCK yürürlükten kaldırılmıştır. 1858 tarihli Kanunu hazırlayanlar ceza hukukunu din etkisinden arındırıma amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Kanunda şeriat hükümlerinin de uygulanacağı belirtilmekteydi, adliye mahkemeleri tarafından yeni kanuna göre cezalandırılan bir suçun, şeriye mahkemeleri tarafından bir de İslam Hukukuna göre muhakemesinin yapılmasına olanak tanımaktaydı.

İslam ceza hukukunda suçlar üçe ayrılmaktaydı[26]: 1) Allah’ın haklarına karşı işlenen suçlar; had cezası ile cezalandırılan ve temelde dinsel nitelik gösteren, ancak zina, zina iftirası, hırsızlık gibi, bazı suçları da kapsayan suçlardı. Bunlar Kur’anda gösterilmiş, cezaları değişmez biçimde belirlenmiş olan ve şikayet bulunmasa da kovuşturma yapılan suçlardı. 2) Kulların haklarına karşı işlenen suçlar; adam öldürme, yaralama, çocuk düşürme gibi suçlardı. Bunların sadece kişileri ilgilendirdiği kabul edilir ve ilgilinin dava etmesi üzerine kovuşturulması sözkonu olurdu. Bu suçlarda kısas uygulanabilir ve af ya da sulh geçerli olurdu. Mirasçılardan sadece birinin faili affetmesi, kısas hakkını düşürür ve bu hak tazminat türünden bir bedel ödenmesine dönüşürdü. Buna diyet denirdi. 3) Taziren cezalandırılan suçlar, Allah’ın ve kulların haklarına karşı suçların dışında kalan ve devlet başkanının cezalandırma hakkının bulunduğu suçlardı. Hangi eylemlerin bu şekilde cezalandırılacağı takdire bırakılmış olup, kesin biçimde belirlenmiş değildi. Tazir cezaları, azarlama, dayak, para cezası, hapis ve hatta idam gibi cezalardı. Devlet başkanı adına kadılar, eylemin ağırlığına ve failin ahlaki durumuna uygun gördükleri cezayı verirlerdi.

Şu an yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1926 yılında yürürlüğe girmiştir. TCK’nın kaynağı, 1889 İtalyan Ceza Kanunudur (bu Kanun orjinal dili olan italyancadan değil, fransızca metninden türkçeye çevrilmiştir). Daha sonra 1930 İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak[27] bazı değişiklikler yapılmıştır. TCK, Mehaz Kanuna uygun olarak suçları cürüm ve kabahatler olarak ikiye ayırır[28]. Bu Kanuna getirilen en önemli eleştiri, mala karşı suçların ağır hapis cezaları ile cezalandırılmış olmasıdır.

Halen bir TCK tasarısı mevcut olmakla birlikte henüz TBMM’ne sunulmamıştır. TCK’da zaman zaman yapılan önemli değişikliklerle modern ve demokratik hayata uyum sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple ayrı kanunlar çıkarıldığı da olmaktadır; örneğin Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (1982) ve Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun (1965).

Bu günkü Türkiye’de ceza yargılaması ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde yargılamayı kadılar yapardı. Tek hakimli sistem geçerli idi. Başlıca delil tanık beyanı idi. Bazı davalarda tanık sayısı önceden belirlenmişti. Örneğin zina için dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu ve bunlar ancak belli biçimde tanıklık yaparlarsa suçun işlendiği kanıtlanmış sayılıyordu. Diğer davalarda ise en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının tanıklık yapması gerekiyordu[29]. Kadılar hem ceza hukuku, hem de özel hukuk işlerine bakmakla ödevli idiler ve her iki iş için de uygulanan usul farklı değildi . Verilen kararlara karşı denetim muhakemesi sözkonusu değildi[30]. İlk Ceza Muhakemesi Kanunu, 1879 tarihli Usul-ü Muhakemat-ı Cezaiye Kanun-ı Muvakkatı olmuştur[31]. Bu yasa 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Yasasının bir çevirisidir. Mahkemelerimizin sistemi Fransa’dan alınırken oradaki jüri sistemi bize alınmamıştır. 1913’te hafif suçlarda daha basit ve daha seri bir muhakeme usulü öngören Sulh Hakimleri Kanunu ile değiştirilmiştir. Bu günkü Yargıtay’ın ve mahkemelerin örgütlenmesinin temeli olan Divan-ı Ahkamı Adliye ise 1876 yılında bir nizamname ile kurulmuştur[32].

Bugünkü 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasasından alınmıştır[33]. Aslında önceden 1913 tarihli İtalyan Ceza Muhakemesi Yasası Türkçeye çevrilerek alınmak istenmiş, fakat çeviri sırasında bu yasanın birçok maddesinin belirsiz ve karışık olduğu ortaya çıkınca, çeviri komisyonunun da buna ek olarak sözkonusu yasanın İtalya’da eleştirildiğini, hatta bu yüzden orada yeni tasarılar hazırlandığını belirtmesi üzerine, vaz geçilmiştir. Bunun üzerine basit ve seri yargılamaya daha elverişli olduğu, kamu çıkarları ile kişisel çıkarları güvence altına aldığı kabul edilen 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemesi Yasası’nın 1926 da değişiklik gören metni Türkçeye çevrilerek bazı değişikliklerle 1929 Yılında yürürlüğe konulmuştur[34]. Ancak bu yasanın sadece 191 maddesi bu güne kadar değişiklik görmemiştir. Değişikliklerle genel olarak yargılamayı çabuklaştırma amacı ön planda tutulmuş, hatalı uygulamalar düzeltilecek yerde, ilkelerden fedakarlık edilmiştir. 2000 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Tasarısı mevcut olup, halen tartışılmaktadır.


IV- VERGİ VE VERGİ USUL HUKUKU



Osmanlı İmparatorluğu’nda islam dininin vergilendirmeye ilişkin kuralları geçerliydi. Bu kurallar gereğince alınan vergilere şeri vergiler denmekteydi. Aynı zamanda padişahın da sınırsız vergilendirme gücü bulunmaktaydı. Şeri vergilerin yanında padişahın koyduğu örfi vergiler de vardı. Bu vergiler konulurken örf ve gelenekler gözönüne alınarak bölgesel farklılaşmalar yapılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu merkeziyetçi bir vergi idaresi kuramamış ve batılı anlamda, gelirleri düzenli ödenen vergilere dayanan bir “vergi devleti” olamamıştı[35]. Bunun başlıca nedeni olarak Osmanlı Vergi Sisteminin, toprak düzeni ve askeri düzenle iç içe geçmesi gösterilir. Tımar sistemi çerçevesinde vergi gelirlerinin önemli bir bölümü belli kamu görevlilerine ayrılmıştı. Tımar sistemi dışında kalan vergiler ise iltizam yöntemi ile tahsil edilyordu. Bu yöntemde belli bölgelerin vergilerini toplama hakkı arttırma yolu ile mültezimlere devrediliyordu. Mültezimler ise daha fazla vergi toplamak için halka baskı yapıyorlardı.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek vergi tahsilini gerek yükümlülükleri güvence altına alabilmek için, halk tarafından seçilen ve “ayan” adı verilen kişilere vergi tahsili yapma yetkisi verildi. Ayanlar önceleri halkı mültezimlere karşı koruyorlardı. Ancak daha sonra mültezimlerle uzlaştılar ve kendileri de iltizam almaya başladılar. İmparatorluk zayıfladıkça ayanların bölgesel güçleri de arttı. 1804 tarihli Sened-i İttifak ile padişahın vergilendirme gücü ayanlar lehine sınırlandırıldı. Senedi İttifak gerek vergilendirme gücünün sınırlandırılış biçimi, gerek etkileri yönünden Magna Carta ile yakın benzerlik göstermektedir[36].

Osmanlı İmparatorluğu bir yandan kapitülasyonlar bir yandan da sanayileşmeye ayak uyduramaması nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelmiş, bunun sonucunda da mali egemenliğini yitirmiştir. 1881 yılında alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan ve ikinci bir maliye bakanlığı gibi görev yapan Düyunu Umumiye İdaresi kurularak, bazı vergileri toplama yetkisi verilmiştir. 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması ile diğer vergilerin yönetimi de İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerden oluşan bir komisyonun yönetimine bırakılmıştır.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, vergi toplama yetkisini geri alarak mali egemeliğini tekrar kazanmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını da üstlenmiştir. TBMM, Kurtuluş Savaşını finanse edebilmek için olağanüstü nitelikte geçici vergiler öngörmüştü. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra hem bu geçici vergiler hem de Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olan vergiler kaldırılmış, onların yerine Avrupa ülkeleri vergi sistemine geçiş dönemine hazırlık niteliğinde vergiler getirilmiştir; örneğin kazanç vergisi. İkinci Dünya Savaşının getirdiği ekonomik buhrandan Türkiye’nin de etkilenmesi üzerine, ekonomik güçlükleri aşmak için 1942 ve 1943 yıllarında antidemokratik hükümler taşıyan varlık vergisi ve toprak mahsulleri vergisi gibi olağanüstü vergiler kabul edilmiştir[37]. Bunlardan varlık vergisi ile İkinci Dünya Savaşı sırasında elde edilen aşırı, haksız kazançlar vergilendirilmek istenmiştir[38].

Türkiye’de gerçek anlamda vergi hukuku sistemi Cumhuriyetle oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Vergi Sistemi tamamen tasfiye edilerek çağdaş Batı Avrupa ülkelerinin vergi yasaları model alındı[39]. Bu sebeple Türk vergi hukuku köken olarak aslında ulusal değildir. Vergi yasalarımızın önemli bölümü Batı Avrupa, özellikle Federal Alman yasaları örnek olarak hazırlanmıştır. Bununla beraber bu yasaların zaman içinde yapılan değişikliklerle sosyal ve ekonomik yapıya önemli ölçüde uyumu sağlanmıştır[40]. Türk Öğretisi vergi hukukunu, Alman öğretisi gibi, kamu maliyesi veya idare hukuku içerinde olmayan ayrı bir dal olarak kabul etme eğilimindedir[41].

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en önemli vergi reformu 1949 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde Federal Almanya Cumhuriyeti yasaları esas alınarak Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Vergi Usul Kanunları kabul edildi. Ancak tarım kazançları vergi dışında tutulmuştur. Tarım kazançları ancak 1960 yıllarında vergi kapsamına alınabilmiştir. 1953’te Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çıkarıldı. Daha sonraları motorlu taşıtlar vergisi, işletme vergisi gibi vergiler de getirildi. 1960 ve 1970’li, yıllarda yatırım indirimi, ihracat muaflığı, hızlandırılmış amortisman gibi vergi teşvik tedbirleri kabul edildi. 1.1.1985 tarihinden itibaren katma değer vergisi getirildi. 1998 yılında vergi sisteminin revizyonu niteliğinde yeni bir Gelir Vergisi Kanunu kabul edildi. Bu revizyon ile vergide adalete yönelmek üzere vergi tabanı genişletilmiş ve kayıt dışı ekonominin sistem içine alınması amaçlanmıştır. Son olarak da, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliğine katılmasının sonucu oluşan fon kayıplarını karşılamak üzere 2002 yılında Özel Tüketim Vergisi yürürlüğe girmiştir.

Türk Vergi Sistemi, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “tek vergili sistemi” değil, “çok vergili sistem” modeli üzerine kurulmuştur. Türk vergi sisteminde yer alan başlıca vergiler şunlardır;

- Gelir üzerinden alınan vergiler; a) Gelir vergisi, b) Kurumlar vergisi,

- Servertten alınan vergiler; a) Emlak vergisi, b) Veraset ve intikal vergisi, c) Motorlu taşıtlar vergisi,

- Harcamalardan alınan vergiler; a) Katma değer vergisi, b) Banka ve sigorta muameleri vergisi, c) Motorlu taşıt alım vergisi.

Bunlara ek olarak hukuki işlemlerden alınan damga vergisi, gümrük vergisi, akaryakıt tüketim vergisi de mevcuttur.


I- İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU



Osmanlı döneminde iş hayatıyla ilgili en önemli düzenleme, kısaca “Mecelle” diye anılan kanundur. Mecelle, işçi ve işverenlerin iş ilişkilerini tam bir özgürlük içinde düzenleyebileceklerini kabul etmişti[42]. Mecelle’den önce 1869 tarihinde iş yaşamını düzenleyen bazı düzenlemeler de çıkarılmıştır. Örneğin madenlerde çalışma zorunluluğu kaldırılmış, fakat sendika kurma ve grev yapma imtiyazlı şirketler ile kamu yararına kurulu kurumlarda yasaklanmıştır.

Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde genel olarak esnaf kuruluşları (loncalar) tarafından oluşturulan kurallar belirleyici rol oynamaktaydı[43]. Her meslek ve sanat dalı için bir lonca oluşturulmuştu. Bu kuruluşlarda çıraklık, kalfalık ve ustalık biçiminde hiyerarşik bir ilerleme sözkonusuydu. Oldukça demokratik esaslar geçerliydi. Ayrıca kurulan “Orta Sandığı” yaşlılık, hastalık, sakatlık ve ölüm gibi hallerde lonca mensuplarına veya geride kalanlara yardım götürmekteydi[44].

Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanayi çok ilkeldi. Ağır sanayi kurulamamıştı, yüksek fırınlar, maden sanayi, makina üreten sanayi yoktu. Batıdaki sanayi devrimi de yakalanamadığından, sanayi gelişememiş, tarım dışı alanlarda Osmanlı üretimi, Avrupa sanayinin rekabeti karşısında, ancak bu rekabetin izin verdiği ölçüde yaşama hakkına sahip olabilmiştir. Bu süreç içerisinde küçük esnaf örgütü olan lonca sistemi zayıflamış ve giderek ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyet döneminde sanayicilere tanınan önemli kolaylıklar ve gümrüklerin yükselmesi sonucu ülkemizde küçük imalathaneler kurulmaya başlanmış, devlet de özellikle dokuma, şeker ve kağıt alanında modern bir sanayi kurmayı başarmıştır. 1950 yılından sonra ise sanayileşme hızlanmış, sanayi dallarında çalışanların sayısı iyice artmıştır. Fakat bu sanayileşme, daha çok montaj sanayii ve bazı yan sanayi kollarında kendini göstermiştir[45].

Cumhuriyetin ilk yıllarında iş hayatını düzenleyen en önemli kanun Borçlar Kanunu’dur. BK 313-354 üncü maddeleri arasında hizmet sözleşmesi bireyci (ferdiyetçi) ve liberal bir görüşle hazırlanmıştır. Onun dışında Maden işçileriyle, hafta sonu tatiliyle ilgili kanunlar da çıkarılmıştır: 1924 tarihli ve halen yürürlükte olan Hafta Tatili Hakkında Kanun. Daha sonra 1936 yılında ayrı bir İş Kanunu, 1947 yılında da Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu, Türk İş Hukukuna modern işçi haklarını en geniş şekliyle getiren bir kanundur[46]. Çünkü bu yasa hazırlanırken, Uluslararası Çalışma Örgütünün andlaşmalarından geniş ölçüde yararlanılmıştır. Böylece işçilere yabancı ülkelerde kabul edilmiş olanların aynı veya benzerleri haklar sağlanmıştır, denilebilir[47]. Ancak yine de 1936 tarihli İş Kanunu’nda bazı olumsuz hükümlere de yer verilmiştir; grev ve lokavt yasaklanmış, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü zorunlu tahkim sistemine bağlanmıştır. Beden ve fikir işçisi ayrımı yapılmış, fikir işçileri ile 10’dan az işçi çalıştıran işyerleri Kanun kapsam dışında tutulmuştu[48]. İş hukukundan doğan uyuşmazlıkların çözümüyle ilgili olarak ise 1950 yılında İş Mahkemeleri Kanunu çıkarılarak, iş yargılaması özel mahkemelere bırakılmıştır.

İş mevzuatında asıl gelişme ise 1961 Anayasasından sonra olmuştur. 1961 Anayasası md 42 ile başlayan bölümünde çalışma hayatına ilişkin yeni esaslar getirmekteydi. 1963 yılından sonraki dönemde planlı bir kalkınma yolu izlenmiştir. Bu politikanın izlenmesi, sanayinin tarımdan daha hızlı gelişmesini sağlamıştır. Sanayide çalışan kesimin artması da iş mevzuatında gelişmeye ivme kazandırmıştır. 1967 yılında bir İş Kanunu çıkarılmış, ancak bu kanun, şekil yönünden anayasaya aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türk Toplu İş hukukun karakteri, güdümlü olması ve müdahaleci bir nitelik taşımasıydı. Özellikle 1946 yılına kadar işçi-işveren ilişkileri serbest bırakılmamış; bu ilişkiler devletin çeşitli kademelerdeki müdahalesi ile düzenlenmiştir[49]. O dönemin siyasi rejiminin otoriter bir rejim olduğu ve tek parti yönetiminin bulunduğu hatırlanacak olursa, bunu doğal karşılamak gerekir. 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır. Cumhuriyetin 1960 yılına kadar süren döneminde Devlet, grev ve lokavtı yasaklamış ve toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünü de “mecburi tahkim kuralları”na bırakmıştır Bir başka deyimle, bu dönemde Toplu İş Hukuku devletin doğrudan müdahalesi altındadır; işçi-işveren mesleki kuruluşlarına bırakılan faaliyet alanı çok dardır. Zaten bu dönemin büyük bölümünde mesleki birlik kurma da yasaklanmıştır[50]. 1961 Anayasınının 47. maddesi, geçmiş dönemlerdeki toplu iş hukukuna bir tepki olarak, toplu iş sözleşmesi ve grev ve lokavt hakkını anayasal bir hak olarak düzenlemekteydi[51]. 1963 tarihli Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi-işveren ilişkileri yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenleme serbestlik ilkesine oturtulmuş; işçi-işveren mesleki birliklerinin aralarındaki ilişkileri serbestçe düzenlemeleri esası temel alınmıştır. Böylece devlet, işçi-işveren ilişkilerinde 1923-1950 döneminde izlediği “müdahaleci” politikayı bırakmış; onun yerine “serbestlik” politikasını uygulamıştır[52]. İşçiler ilk kez yasal olarak grev yapma hakkına, işverenler de lokavta başvurma olanağına kavuşmuştur[53]. Ancak 1980 yılına kadarki dönemde, işçi-işveren ilişkileri yasakoyucunun düşündüğü ve umduğu biçimde gelişmemiştir[54]. Bunun üzerine 1980 yılında askeri yönetim işçi-işveren mesleki birliklerinin toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yetkilerini geçici olarak kaldırmıştır.

Toplu iş hukukunda, esas, 1982 Anayasının yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılmış kanunlarla köklü ve kalıcı değişiklikler yapılabilmiştir. 1982 Anayasası ve 1983 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve diğerleri ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemi oluşturan yasaların izlediği birinci amaç, bozulan ve tıkanmış işçi-işveren ve hatta devlet ilişkilerini düzeltmek ve işler duruma getirmekti. Bunu yaparken, serbestlik ilkesinden olabildiğince uzaklaşmamak, çıkarılan yasaların izlediği ikinci amaçtı. Böylelikle 1961 Anayasası ile “serbestlik ilkesi”ne oturtulmuş olan işçi-işveren ilişkileri; 1982 Anayasası ve onu izleyen yasalarda “sınırlı serbestlik ilkesi”ne dayandırılmıştır[55]. Yasaların izlediği üçüncü amaç, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavta ilişkin tüm esasların; hatta ilke niteliği taşımamakla birlikte eski uygulamada sorun yaratmış konulara ilişkin çözümlerin de Anayasada düzenlenmiş olmasıdır.

Sosyal güvenlik hukuku sisteminin oluşumu ise şöyle seyretmiştir: Osmanlı imparatorluğu döneminde sosyal risklere karşı güvence esnaf birlikleri (loncalar) tarafından sağlanmaya çalışılmıştı. Ancak resmi olarak ilk defa asker ve memurlarla sınırlı olmak üzere emeklilik yardımlaşma sandıkları kurulmuştu[56]. 1936 tarihli İş Kanununda sosyal güvenlikle ilgili temel ilkeler belirlenmişti. Hatta sosyal sigortaların kuruluş ve gelişimi, anılan yasadaki esaslara göre yönlenmiştir. Ancak sosyal güvenlik sisteminin kurulması 1945 yılından sonraki döneme rastlar. 1945 yılından sonra sosyal güvenlik alanındaki çabaların yoğunluk kazanmasında ise, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de başlayan ve tüm Batılı ülkelerle birlikte Türkiye’yi de etkileyen kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi lehindeki yeni anlayış ve gelişmelerin rolü olmuştur[57]. Öncelikle iş kazaları ve meslek hastalıkları ile analık sigortaları kurulmuş, 1946 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuştur. 1965 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu halen yürürlüktedir. Her şeye rağmen Türkiye henüz sanayileşmesini tam olarak tamamlamadığından, modern iş hukukunun bütün kurumları ile yerleştiği söylenemez. Sanayileşme süreci tamamlanmadan, işçi-işveren ilişkilerinde ve sosyal güvenlik alanında bir uyum sağlayabilme son derece güçtür[58].

1961 Anayasası, sosyal güvenlik hakkı anayasal bir hak olarak tanımıştır. Böylece, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ifadesini bulan ve çağdaş anayasaların çoğunda yer alan sosyal güvenlik hakkı, anaysal bir hak haline gelmiştir. Sosyal güvenlik hakkı 1982 Anayasasında da aynı şekilde benimsenmiştir[59]. 1983 yılında geçici tarım işçilerine de isteğe bağlı olarak sigortalı olma hakkı tanınmıştır[60]. Türk sosyal güvenlik sistemi, bir yandan primli rejime, öte yandan sosyal yardım ve hizmetlerden oluşan primsiz rejime dayanır[61]. İşçi statüsünde olanlar Sosyal Sigortalar Kurumu’na, bağımsız olarak çalışanlar Bağ-Kur adlı sigorta kurumuna kayıtlıdırlar. Devlet memurları ise Emekli Sandığına. Halen bu üç kurumun birleştirilmesi çalışmaları yürütülmektedir. İş mevzuatını düzenleyen 1964 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu, 1971 tarihli İş Kanunu, 1983 tarihli Sendikalar Kanunu, 1983 tarihli Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu halen yürülüktedir. Ancak 2002 Yılında kabul edilen İş Güvencesi Yasası ve halen TBMM’de görüşülmekte olan İş Kanunu ile iş hukuku yeniden düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerde ülkesel koşullar dikkate alınmakta, bir yandan işçilerin güvenliği sağlanırken bir yandan da haftalık çalışma saatleri uzatılmakta, Cumartesi günü tatil günü olmaktan çıkarılmakta, işsizlik sigortası ilk defa yürürlüğe konulmaktadır. Bununla birlikte bu iki kanun kamuoyunda üyük tepkiye neden olmuş, Cumhurbaşkanı tarafından yeniden görüşülmek üzere Meclise iade edilmiş olup, Kanunlaştırma çalışmaları halen devam etmektedir. Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu, iş hayatını düzenleyen diğer önemli yasalardır.


II- MEDENİ USUL HUKUKU



Medeni usul hukukun kaynağı 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’dur. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir çok kez değişikliklere uğramış, bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış, bazı yeni maddeler eklenmiştir. Kanunun kaynağını İsviçre’nin Neuchatel Kantonu’nun 1925 tarihli Medeni Usul Kanunu oluşturur. Bazı bölümlerinde Alman ve Fransız Usul Kanunlarından yararlanılmıştır[62]. İsviçre’de daha sonra 1925 tarihli kaynak Kanunun yürürlükten kaldırılmış, onun yerine 1988 tarihinde yeni Neuchatel Medeni Usul Kanunu yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de hukuk davalarının uzamasının başlıca sorumlusu olarak yürürlükteki HUMK gösterilir.

Kaynak Kanun’da olduğu gibi HUMK’da da asliye mahkemeleri toplu mahkeme olarak kabul edilmektedir. Fakat uygulamada asliye hukuk mahkeleri de sulh mahkemeleri gibi tek hakimlidir. Hukuki uyuşmazlıkların konusuna göre uzmanlık gerektiren konularda özel ihtisas mahkemeleri kurulmuştur; Tapu Mahkemesi, İş ve Sosyal Güvenlik Mahkemesi, Tüketici Hakları Mahkemesi, Aile Mahkemesi, Fikri Haklar Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi gibi[63]. İş mahkemelerinde özel yargılama usulü uygulanır. Ticari yargı için de özel bir yönetmelik çıkarılmıştır.


III- İCRA VE İFLAS HUKUKU



Türkiye Cumhuriyeti’nin icra ve iflas hukuku ile ilgili ilk özel yasası olan 1929 tarihli İcra ve İflas Kanunu’nun kaynağı, İsviçre’nin borç için takip ve iflas hakkındaki Federal İcra ve İflas Kanunu’dur, daha doğrusu, 1929 tarihli Kanun İsviçre Kanunun bir çevirisidir. Kaynak Kanun mevcut 25 ayrı Kanton mevzuatını dengelemek (uzlaştırmak) suretiyle meydana getirilmiş, 1892 yılında yürürlüğe girmiştir. İsviçre’de, borç ödeme ahlakının olumsuzlaşması bakımından bu kanunun fikir yapısı ve sisteminde bir hata bulunmadığı belirtilmektedir[64]. 1929 tarihli Kanun çeviri olmakla birlikte yine de pek az noktada Kaynak İsviçre Kanunu’ndan ayrılan düzenlemeler içermekteydi[65].

İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’nun alınmasına ait düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: 1926 yılı özel hukuk alanında (medeni, borçlar ve ticaret) geniş ve derin devrimlere sahne olmuştu. Bu devrimler sonucu uygulamaya konulan özel hukuk dallarının doğal ve zorunlu müeyyidesini teşkil etmekte olan cebri icra alanının bu yeni mevzuat ile uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gerekmekteydi. Özel hukukun ana kaynaklarını teşkil eden Medeni Kanunun’la Borçlar Kanunu’nun İsviçre’den alınmış olması, sağlanması gereken uyum açısından İsviçre’nin Borç İçin Takip ve İflas Federal Kanunu’nun alınmasına yol açtı. Osmanlı Dönemindeki İcra Kanunu Muvakkat para borçlarında ilamsız icrayı tahakkuk ettirmek için başarılı kabul edilen bir adım atmış olduğundan, İsviçre Kanunu’nun para borçları için ilamsız icra prensibini kabul etmiş olması özeliği de İsviçre Kanunun esas alınması fikrini bir kat daha haklı göstermişti. Nihayet batı uygarlığı dünyasına bir an evvel katılmak arzu ve amacı, yapılagelmekte olan devrimlerin esinlendiği zihniyet, İcra Ve İflas Kanunu’nun alelacele iktibas yolu ile alınmasını ve yine acele ile uygulamaya konmasını beraberinde getirdi[66].

Ancak İsviçre Hukukun ortaya koyduğu icra mekanizması güç ve yavaş hareket eden bir makine manzarası göstermekteydi. Diğer taraftan ise İsviçre Kanunu bir çok Avrupa ülkesi kanunlarına göre ilamsız icra konusunu başlı başına düzenlemiş olmak itibarile yerinde bir yenilik içermekteydi. Fakat, mevcudiyeti ciddi tartışmalara yer vermeyecek kadar açık ve kesin hakların icrasında halkı mahkeme kapılarında uğraştırmamak amacı ile tesis ettiği bu sistem, “çekingen hükümlerden” oluşmaktaydı[67].

1929 tarihli İİK, mehazı olan İsviçre Kanunundan pek az noktalarda ayrılıyordu. İsviçre Kanunu sadece para borçları ile teminat itasi borçlarına münhasır hükümler ihtiva edip, bir şeyin yapılmasına dair ilamların icrasını Kanton Hukukuna bırakmıştı. 1929 Kanunu para borcu dışındaki konulara giren ilamların tenfizine ait bazı hükümleri İsviçre’den iktibas ettiği maddelerin içine serpiştirmeğe çalıştı ve bu noktada İsviçre Kanuna nazaran bir fark ortaya koydu. Ayrıca İsviçre Kanunu itirazın kaldırılması işini hakime bırakmışken 1929 Kanunu, bunu Tetkik Merciinin selahiyeti içine dahil etti[68].

Fakat diğer hususlarda esas hatları itibariyle İsviçre Kanununa sadık kalmış olan 1929 Kanunu, ikinci maddesinde biraz tantanalı bir şekilde ilan ettiği “hakkın sade ve çabuk tarzlarla alınması” gayesini tahakkuk ettirmekten uzak bulunmuştu. Çünkü haciz ve hacizden sonraki safha, ezcümle mahcuz malın satış ve ihalesi safhası, alacaklı ve borçlunun üçüncü şahısların zıt menfaatlerinin telifi amacı ile karışık ve çeşitli hükümlere raptolunmuş ve bu itibarla eski rejimin ilama dayalı alacakların icrası hususunda kabul ettiği sadelikten cidden uzaklaşılmıştır. Aynı zamanda Türk Hukuk tarihinde 1929 Kanunu ile borç için hapsin kaldırılması çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir[69].

Eski rejimin tanımadığı ilamsız icra usulü basit ve süratli icra konusunda bir bütünlük kaydetmekle beraber, İsviçre sisteminin bu hususta oldukça karmaşık hükümleri içermesi olması, bu yeniliğin adliye ve halk tarafından ümit edilen heyecan ve istekle karşılanmasına engel oldu. Nitekim 1929 Kanunu belki adalet ve nısfeti eski rejime göre daha iyi gerçekleştiriyordu. Fakat her halde sadelik, sürat ve hakkın çabuk temini bakımından eskiye nazaran bir üstünlük teşkil etmiyordu. Nihayet, insani düşüncelerle ve bir devrim hamlesi olarak borç için hapsin kaldırılmış olması genel kamu vicdanında bu kanunun bilhassa borçluları koruduğu inancını kuvvetlendirmişti[70]. Bu sebeple borçlunun hapisle tazyikinin yeniden hukuk sistemine dahil edilmesini isteyenler dahi olmuştur.

Bu sebepler ve kanaat dolayısı ile 1929 Kanunu hiç de iyi karşılanmadı. Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ardından hukuk devrimini gerçekleştirmek amacı ile çıkarılan kanunlardan hiç biri 1929 tarihli İİK kadar şiddetli eleştiriye maruz kalmamıştır. Esasen bu Kanun, hukukunun esas ve özüne dokunmaktan ziyade hakların teminini usulünü düzenlediği içindir ki, gerçekleştirilen hukuk devrimini olumsuz etkilemeksizin geniş ölçülerde yeniden düzenlenmesi mümkün olabildi. Nitekim kanunkoyucu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümleri üzerine kıskanç bir hassasiyetle titrediği halde İcra ve İflas Kanununun üç sene geçmeden adeta yeni bir şekle sokmaktan çekinmedi[71]. Böylelikle 1932’de yürülüğe giren İİK, İsviçre Kanunun bir kopyası olmaktan çıkarak yerli bir yasa haline gelmiş oldu. Ülkenin ihtiyaçlarına cevap vermek için eski Kanunun yüzelliden fazla maddesine dokunulmuş, ancak yine de esas çerçeve olarak İsviçre Kanunu muhafaza edilmiştir.

Herşeye rağmen 1932 Kanunu da eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun üzerine özellikle icra memurlarının ilamsız icranın kuvvetlendirilmesine yönelik teklifleri üzerinde durularak 1940 yılında değişiklik yapılmıştır. İsviçre Kanunun etkisinden iyice sıyrılınmış, milli ve mahalli ihtiyaçlara göre bir kanun yapılması arzusu netleşmiştir. Daha sonra yine önemli bir değişiklik yapılan 538 sayılı İcra İflas Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun da 80’li yıllarda kapsamı hayli geniş tutulan ve tepki niteliği ağır basan iki büyük değişikliğe uğramıştır. İcra İflas Kanunu’nun uygulanmasında da, ülke ihtiyaçları farklı olduğu için İsviçre ve Türk mahkemelerinin aynı konuda aynı maddelere dayanmakla birlikte farklı kararlar verdiğine de sık sık rastlanmaktadır[72]. Bu da cebri icra hükümlerinin diğer hukuk kurallarına göre daha da ulusalcı olması gerektiği konusunu haklı kılmaktadır.
ÖZEL HUKUK



Dünyada başlıca dört hukuk sistemi vardır; Kıta Avrupası, Anglo-Sakson, İslam ve Sosyalist Hukuk Sistemleri. Türk hukuk sistemi yazılı biçimde derlenmiş olan Kıta Avrupası hukuk sistemine dahildir. Bu sebeple Türk Hukuk Sistemi de kamu hukuku-özel hukuk ikili ayrımına dayanır, yargı ayrılığı vardır ve yargı kararlarına hukukun yardımcı kaynakları olarak değer verilir. Hukukun derlenmesi faaliyetlerinin başlıca sebepleri ise şunlardır; ülkenin hukuk yaşamında birlik ve kesinlik sağlanması, yani önceden herkesçe bilinebilecek bir açıklığa kavuşturulması, ulus devletlerin kurulması ile ulusal hukuk düzeninin oluşturulması, dağınıklığın giderilmesi, hukukun yabancı hukuk kurallarından arındırılması[73]. Ancak Kıta Avrupasında derleme hareketi her ülkede görülmemiştir. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya derleme hareketine girmiş belli başlı ülkelerdir. Türkiye gibi bir çok ülke, bu ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak ve genellikle de aktarma yolunu izleyerek hukuk düzenlerini oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devletinde ilk derleme çalışmalarına 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile başlanmış ve derleme çalışmalarının batılı esaslara göre yapılması hükme bağlanmıştır. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, eşya hukuku alanında 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, 1875 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Fransız örneklerinden esinlenerek yürürlüğe konulmuştur[74]. 1917 yılında yerli düzenleme niteliği taşıyan Aile Hukuku Kararnamesi çıkarılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra mevcut hukuk kurallarının gereksinimleri karşılamaktan tamamen uzak olması bir yana, yeni Devletin dünya görüşüne, ruhuna aykırı birçok yönleri bulunmaktaydı. Bu nedenle hukuk sisteminde gerekli değişikliklerin yapılarak yeni devletin temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesi zorunluluğu doğdu. Gerçek derleme yoluna başvurulması durumunda bu, oldukça uzun sürebilir, amacın gerçekleşmemesine yol açabilirdi. Bu nedenle batılı anlamda derleme yerine “aktarma yolu” (iktibas-resepsiyon) yeğlenmiştir. Dolayısıyla Tanzimat Dönemi’nde Fransa’dan aktarılmış olan yasalar, yerini Cumhuriyet Dönemi’nde Alman, İsviçre ve İtalyan yasalarına bırakmıştır. 1926 yılında Almanya’dan Ticaret Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu, İsviçre’den Medeni Kanun, 1927 yılında Almanya’dan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, yine aynı yıl İsviçre’den Hukuk Usulü Muhakemleri Kanunu ile İcra ve İflas Kanunu tercüme yoluyla bir takım değişikliklerle Türkiye’de yürürlüğe konulmuştur.


IV- MEDENİ HUKUK



Türtkiye’de medeni hukuku kanunlaştırma çalışmaları üç aşamada incelenir: Tanzimatla başlayan kanunlaştırma çalışmaları, İstiklal Savaşının kazanılmasından sonraki çalışmalar ve eski Türk Kanunu Medenisi’nin hazırlanması ve kabulü, nihayet yeni Türk Medeni Kanunun hazırlanması ve kabulü.

Tanzimat döneminde ilk kanunlaştırma hareketleri toprak hukuku ile borçlar hukuku alanında olmuştur[75]. Avrupalılarla olan ticari ve ekonomik ilişkiler gittikçe gelişmiş, bu sebeple Fransız Ticaret Kanunundan Türkçeye çevrilerek aynen alınan Ticaret Kanunu yapılmıştır.

Bu dönemde Fransız Medeni Kanunun Türkçeye çevrilerek aynen kabul edilmesi gerektiği görüşü ile (Ali Paşa), Fıkıh esaslarına dayanılarak yerli ve dolayısıyla ülke gerçeklerine ve ihtiyaçlarına daha uygun düşeceği söylenen yerli bir kanun fikri (Cevdet Paşa) savunulmuştu. İkinci görüş ağırlık kazanmış ve buna uygun olarak 1876 yılında dini esaslardan faydalanmak suretiyle hazırlanan Mecelle kabul edilmiştir. Mecelle genellikle borçlar hukuku ilişkilerinden önemli bir bölümünü düzenlemiştir[76].

Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk sistemi tamamen dini kurallara dayanıyordu. İmparatorluk toplumunda müslüman olmayan tebaayı, özellikle aile ve miras hukuku gibi bazı ilişkileri islam hukuku kurallarına tabi tutmak mümkün değildi. Bu da İmparatorluğu oluşturan türlü dinlerdeki tebaaya kendi dini kurallarının uygulanmasını gerektiriyor ve ülkede tek bir hukukun uygulanmasına ve böylece hukuk birliğinin sağlanmasına engel oluşturuyordu[77]. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern ve teknik anlamda kanunlaştırma hareketleri, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1839 yılından sonra Tanzimatla başlar.

Kurtuluş Savaşının kazanılması ile her alanda devrim hareketleri başlamış, devrim hareketleri özellikle hukuk alanında kendini hissettirmiştir. Böylelikle Türkiye artık geri dönülmez bir şekilde Batı Avrupa hukuk sistemine dahil olmuştur. Bu konuda hem siyasi hem de fikri ortam ise daha önceden az çok hazırlanmış, bu amaçla Alman ve İsviçre Medeni Kanunları Türkçeye çevrilerek 1914-1918 yılları arasında Adalet Dergisinde yayımlanmıştı[78].

İsviçre’de Medeni Kanunu 1912 yılında yürürlüğe girmiştir. Önceden yürürlüğe konulmuş olan 1881 tarihli Borçlar Kanunu da gözden geçirilerek Medeni Kanunla uyumlu hale getirilmiş ve Medeni Kanunun ikinci kısmı olarak yürürlüğe girmişti. İsviçre Medeni Kanunu’yla kantonların eski medeni hukukları birleştirilerek uyumlaştırılıp, farklı düzenlemelerden geniş oranda korunmak amacı güdülmüş ve bunda da başarılı olunmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bazı küçük değişiklikler yaparak İsviçre Medeni Kanunu (eski) Türk Medeni Kanunu olarak 1926 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu kanun 75 yıl uygulandıktan sonra 2002 yılında yeni Türk Medeni Kanununun yürülüğe girmesi ile birlikte görevini tamamlamıştır. Türkiye Cumhuriyet’i kurulduktan sonra İsviçre Medeni Kanunun seçilmesi sebebi, hükümet gerekçesinde, İsviçre Kanunun en yeni, en eksiksiz ve halkçı olması gösterilmektedir[79]. İsviçre Medeni Kanunu Alman ve Fransız Medeni Kanunlarına göre daha yeni olduğu için modern hayatın sosyal ve ekonomik ihhtiyaçlarına daha uygundu[80]. Bir de hakime geniş bir serbesti ve takdir hakkı tanımaktaydı, kazuistük yöntemle yazılmamış olduğu için tercih edildi. Fransız Medeni Kanunun benimsenmemesinin nedeni, bu Kanunun eskiliğine, Alman Medeni Kanunun benimsenmemesi ise çok soyut ve bu sebeple anlaşılmasının zor olmasına, dolayısıyla da uygulamasının güç olacağına bağlanmıştır. İsviçre Medeni Kanunun dünya medeni kanunları arasında en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olarak görüldü. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan (eski) Türk Medeni Kanunun Türkiye’nin ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı savı geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere sahip Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği, bu kadar, hatta kültür bakımından birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliği gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı aynı gelenek ve göreneklere, kültüre sahip bir devlette uygulanma yeteneğinin bulunması kuşkusuz görülmüştür. Ayrıca uygarlık ailesine mensup ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark olmadığı, bu sebeple İsviçre halkının medeni hukuk alanındaki ihtiyaçları ile Türk halkının ihtiyaçları arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir. İsviçre Medeni Kanunu İsviçre için muhafazakar sayılsa da Türkiye için bir devrim niteliğinde idi. Bu Kanunla kadın erkek arasındaki eşitlik sağlanmak istendi; ülkeye yepyeni ve modern hayat gereklerine uygun olan bir aile tipi getirilmek istendi; taşınmazların özel mülkiyetin konusu olabileceği düzenlendi[81]. Medeni Kanunun uygulanmasının halk tarafından benimsenmesi de bu kanunun Türk toplumunun ihtiyaçlarına cevap verdiğini gösterdi. Ancak yine de belirtmek gerekir ki, Türk hakiminin Medeni Kanunu uygulaması her zaman İsviçre’deki uygulamaya paralel biçimde gelişmedi. Böylece uygulandığı süre içerisinde İsviçre Medeni hukukundan az da olsa farklı bir Türk Medeni hukuku oluştu.

Eski Türk Medeni Kanunu’nun şekil bakımından gösterdiği en önemli özellik, her maddenin yanında bir kenar başlığının (marginal/Randnote) bulunmasıdır. Ancak kenar başlıkları kanun metnine dahil değildir[82]. Medeni Kanunumuz Fransız Medeni Kanununda ve onun sistemini benimsemiş olan İtalyan Medeni Kanunda mevcut olan “Başlangıç Hükümleri” ni de içermektedir (md 1-7).

Eski Medeni Kanun, dili, ifadesi ve içindeki bazı çeviri hataları yüzünden eleştirilmekteydi. Kişiler, aile ve miras hukuku ile ilgili hükümler her ülkenin sosyal bünyesine ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterdiği için Eski Medeni Kanuna bu yönde de eleştiriler getirilmekteydi. Halkın ahlak ve adalet anlayışına uymadığı gerekçesiyle eleştirilmekteydi. Bu eleştirilerin başında kanuni mirasçılarla ilgili olan hükümler gelmekteydi. Özellikle ölen bir kimsenin çocuklarının bulunması halinde anne ve babanın mirasçı olamayacağına ilişkin 440. madde hükmüne itiraz edilmekteydi. Saklı paylar gereğinden fazla yüksek kabul edilmekte, sağ kalan eşin saklı payı ise gereğinden fazla düşük bulunmaktaydı. Bazı hükümlerin de kadın erkek eşitliğini bozduğu, modern ihtiyaçlara uymadığı ileri sürülmekteydi. Bunlar özellikle, karının bir meslek ve sanatla uğraşmasını kocanın iznine bağlayan hüküm, evlilik birliği içinde kocanın karıya oranla belli ölçüde üstün olmasını sağlayan hükümler, düzgün olmayan nesep ve özellikle babalık davalarına ilişkin düzenlemeler ile mal ayrılığı rejimine yönelik düzenlemeler eleştirilmekteydi.

Böylece bir komisyon kurularak yeni bir Medeni Kanun hazırlanması çalışmalarına başlandı. Komisyonca hazırlanan taslak, TBMM’de kabul edilerek 2002’de yeni Medeni Kanun olarak yürürlüğe girdi.

Yeni Medeni Kanunu hazırlayan Komisyonun Başkanı Akıntürk’e göre Alman, Fransız ve hatta belli ölçüde İtalyan Medeni Kanunlarından, ayrıca “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” ile “Çocuk Hakları Sözleşmesi” gibi uluslararası sözleşmelerden yararlanılmıştır. Türk, İsviçre ve Alman doktrin ve yargısal içtihatlarında ileri sürülen eleştiri ve yeni görüşler de gözden uzak tutulmamıştır[83]. Ancak esas itibariyle kaynak kanun olan İsviçre Medeni Kanunu ve bu kanunun yapılan değişikliklerle ortaya çıkan son hali göz önünde bulundurulmuştur. Eski Medeni Kanun’daki çeviri yanlışları düzeltilmiş, Türk yargı uygulamasında ortaya çıkan çeşitli sorunlar da düzenleme altına alınmıştır.

Eski Medeni Kanundaki, kocanın evlilik birliğini başkanı olması, ortak konutu seçme hakkının kocaya ait olması, velayetin yürütülmesinde eşlerin anlaşamaması halinde kocanın oyuna üstünlük tanınması, karının kocanın borcuna kefil olmasının hakimin onayına bağlı olması kadın-erkek eşitliği bakımından hep eleştirilen konulardı. Ancak bu hükümlerin de evli kadınları koruma amacına yönelik olduğunda şüphe yoktur. Yine de eleştirilen konuların hiçbirisine yeni Medeni Kanunda yer verilmemiştir. Yeni Medeni Kanun’un kadın-erkek eşitliğini tam anlamıyla sağladığı düşünüldüğünden, önceki kanunun aksine, bünyesinde karıyı kocaya karşı korumaya yönelik hükümler çıkarılmıştır[84].

Yeni Medeni Kanun’da eskisine göre yapılan başlıca değişiklikler şunlardır:

Kişiler hukuku kısmında, mahkeme kararıyla reşit kılınmada vasinin dinlenmesi şartı kaldırılmış; eski Kanunun kocanın ikametgahının karının ikametgahı olarak kabul eden düzenlemesi benimsenmemiş; kişisel hal sicillerinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin sorumlu olması esası kabul edilmiş; cinsiyet değiştirmenin sıkı birtakım koşullar çerçevesinde ve ancak mahkemenin vereceği izin kararına dayanılarak yapılabileceği hükme bağlanmış ve derneklere ilişkin düzenleme detaylandırılmıştır.

Aile Hukuku kısmı, değişikliklerin en yoğun olduğu alandır. Bu kısımda hem kadın, hem erkek için normal evlenme yaşı 18, olağanüstü evlenme yaşı ise 16 yaşının dolumu olarak kabul edilmiş; evlenmesinde tıbben sakınca bulunmadığını belgeleyen akıl hastalarına evlenme yolu açılmış; “onur kırıcı davranış” adı altında yeni ve özel bir boşanma sebebi kabul edilmiş; terk sebebiyle boşanmada mevcut 3 aylık süre 6 aya çıkarılmış; erkeğin yoksulluk nafakası isteyebilmesi için kadının refah halinde bulunması şartı kaldırılmış; boşanma davası devam ederken eşlerden birinin ölümü halinde mirasçıların davaya devamı veya hayatta kalan eşin kusurlu olduğunun anlaşılması durumunda bu eşin ölen eşe mirasçı olamayacağı kabul edilmiştir.

Ayrıca evliliğin genel hükümleri kısmında da kadın-erkek eşitliği ilkesi ön plana çıkarılmıştır. Kocanın aile birliğinin reisi olması esasından vaz geçilmiş, ortak konutu kocanın değil, eşlerin birlikte seçmesi; aile birliğini temsile her iki eşin de yetkili ve bu yoldaki borçlardan her iki eşin de müteselsilen sorumlu olmaları; aile konutu üzerinde malik olmayan eşe son derece güçlü birtakım hak ve yetkilerin tanınması; ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin ifası açısından gerekli olduğu ölçüde eşin belirli malvarlığı değerleri üzerindeki tasarruf yetkisinin sınrılandırılması; aile konutu ve ev eşyası üzerinde mal rejimi çerçevesinde değişik şartlarla eşe yasal alım hakkı tanınması; karının kocası lehine yapacağı işlemler için hakimin onayının aranmaması; eşler arasında cebri icra yasağının kaldırılması. Eşlerin mallarının yönetimi ile ilgili olmak üzere dört mal rejimi kabul etmiştir. Bunlar edinilmiş mallara katılma, mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı rejimleridir. Edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi haline getirilmiştir (MK md 202)[85].

Nesep bakımından sahih nesep-gayri sahih nesep ayrımı kaldırılmış, evlatlıktan red kurumu hukukumuzdan çıkarılmıştır. Eşlere aralarında anlaşarak karının soyadını aile adı olarak kullanabilme veya aralarında anlaşarak velayet hakkının eşlerden sadece birisine bırakılmasını kararlaştırma hakkı tanınmamıştır.

Velayetin kullanılmasında eşler arasında görüş ayrılığı bulunması durumunda babanın oyunun üstün olması esası da terkedilmiştir. Keza ana babadan birinin çocuğu temsilen üçüncü şahıslarla işlem yapması durumunda, iyiniyetli üçüncü kişi açısından işleme diğer eşin rızasının varlığı karine olarak kabul edilmiştir.

Miras hukukunda ise, diğer eş hayatta ise murisin büyük anne ve babasının muristen önce ölmüş olmaları durumunda onların payının çocuklarına (murisin amca, hala, dayı ve teyzesine) geçmesine imkan vermesi; en yakın kanuni mirasçıların tümünün mirası reddetmeleri halinde terekenin iflas usullerine göre tasfiye edileceğinin hükme bağlanması; aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe tahsisi; başlıca yeniliklerdir.

Eşya hukuku kısmında ise fazla bir değişikliğe gidilmemiş, müşterek mülkiyetin düzenlenmesinde basitleştirmeler getirilmiştir. Ayrıca rehin hakkının yabancı para cinsi üzerinden kurulabileceği esası kabul edilmiştir[86].


V- BORÇLAR HUKUKU


Borçlar Kanunu 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1911 tarihli İsviçre Borçlar Kanunu’nun fransızca metninden, bazı madde ve bölümler hariç, çevrilmiştir[87]. İsviçre Borçlar Kanunu’nun çevirisi yapılan bölümleri, “Genel Hükümler”e ilişkin 1. Kısmı ile “Özel Hükümler”e ilişkin 2. Kısmı’dır. Ticaret hukukuyla ilgili 3., 4. ve 5. Kısımlar, Türkiye’de ayrı bir Ticaret Kanunu ile düzenlendiğinden Türk Borçlar Kanunu’na alınmamıştır.

Türk Borçlar Kanunu’nda da zaman zaman değişiklikler yapılmıştır. Borçlar Hukuku Sistemi’ndeki en önemli değişiklikler Kanunda değil, yeni Yasalar çıkarılarak yapılmıştır, örneğin Karayolları Trafik Kanunu, Gayrımenkul Kiraları Hakkında Kanun, İş Kanunu, Finansal Kiralama Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi; “Tüketicinin Korunması” başlıklı 1982 Anayasının 172. maddesi Devlete tüketiciyi koruma ve aydınlatma görevi vermektedir. 1995 yılında yürülüğe giren TKHK, tüzel kişileri de tüketici olarak kabul ederek, Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen 24.7.1990 tarihli direktifin kapsamını genişletmiştir[88]. Böylelikle borçlar hukuku sisteminde de Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları başlamıştır.


VI- TİCARET HUKUKU


Osmanlı zamanında ticaret hukuku alanında 1850 yılına kadar islam hukuku uygulanmaktaydı. 1850 tarihinde, 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen çevrilerek Kanunname-i Ticaret olarak yazılı bir ticaret kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Tüzel kişiliğe sahip şirketler ilk defa bu kanunla hukuk sistemine dahil edilmişlerdir. 1807 tarihli Fransız Code de Commerce’in maddeleri aynen tercüme edildiğinden, “kollektif”, “komandit” ve “anonim” terimleri de Türkçe kanun diline girmiştir. Ancak 1807 Code de Commerce’de limited şirketler düzenlenmemişti. I. Dünya Savaşı sonunda Alsas ve Loren Eyaletleri Fransa’ya geçince, buralarda uygulanan limited şirketler de Fransa’ya geçmiş olduğundan Frasızlar da limited şirtketleri 1925 yılında ticaret hukuku sistemlerine dahil etmişlerdir. Buradan da 1926 tarihinde yürülüğe giren Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ticaret kanunu olan eski Ticaret Kanunu ile türk şirketler hukuku sistemine dahil olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ticaret Kanunu olan 1926 tarihli ETK, farklı esaslara dayanan muhtelif yabancı mevzuattan alınmış hükümlerden oluşan derleme bir Kanunun olup[89], bu niteliği itibariyle de belli bir sistemden yoksundu. Genel hükümleri 1882 tarihli İtalyan Ticaret Kanunundan (Cidice commerciale), ortaklıklarla ilgili hükümler ise Alman ve Fransız kanunlarından alınmıştır. Esas itibariyle ticaret hukukunun subjektif ve objektif görüşlerinin karmasından oluşan bir sisteme dayanarak düzenlenmişti. ETK ile İsviçre’den alınan Medeni Kanunun-Borçlar Kanunu arasında uyum da kurulamamıştı. Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş bir takım hususlar, ETK’da hem de farklı bir şekilde ayrıca hükme bağlanmıştı (örneğin satım, vekalet ve komisyon sözleşmeleri). Bu husus Hükümet Gerekçesinden anlaşıldığına göre, ETK’yı hazırlayan Komsiyonun, Mecelle yürürlükten kaldırılırılarak İsviçre’den alınan kanunların kabul edileceğinin öngörememesinden kaynaklanmıştı. Dolayısıyla Komisyon, mümkün olduğunca kendi kendine yeterli bir kanun tasarısı hazırlayıp, ticaret hukukunu, Mecelle’den bağımsız kılmaya çalışmıştı.

II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, Adalet Bakanlığı, ticaret hukuku alanında bir kanun projesi hazırlaması görevini, İkinci Dünya Savaşından önce Hitler Rejiminden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman hukukçu Prof. Ernst Hirsch’e verdi. Prof. Hirsch’in hazırladığı taslak değişik komisyonlarca incelenip değişiklikler yapıldıktan sonra TBMM’nce kabul edilerek 1957 yılında yürürlüğe girdi. Aslında ETK’yı ıslah ve tadil etmek amacıyla çalışmalara başlanılmış olmasına rağmen sonuçta, yeni sayılabilecek bir kanun yapılmıştır. Bazı düzenlemelerde yabancı kanunlardan yararlanılmıştır. Örneğin, haksız rekabet, 1943 tarihli İsviçre Haksız Rekabet Kanunu’ndan; kıymetli evrak ve kambiyo senetlerine ilişkin hükümler, İsviçre Borçlar Kanunu’ndan, deniz ticaretine ilişkin düzenlemeler 1897 tarihli Alman Deniz Ticareti Kanunu’nundan, siclie kayıtlı gemiler üzerindeki ayni haklar ise Medeni Kanunumuzun esasları da gözönünde tutularak, 1940 tarihli Alman Kanunundan alınmıştır. Ayrıca deniz kazaları arasında düzenlenen müşterek avaryaya ilişkin hükümler, 1924 tarihli York-Anvers Kurallarından, denizaşırı satış türlerinden biri olan CIF satışlar hakkındaki düzenleme de, 1932 tarihli Varşova-Oksford Kurallarından alınmıştır. 1930 ve 1931 tarihli Cenevre Sözleşmeleri çek ve poliçelerle ilgili hükümlere esas teşkil etmiştir.

TTK’nın şirketlere ilişkin hükümlerinin hazırlanmasında ise, ETK’dan ve İsviçre Borçlar Kanunu’ndan yararlanılmıştır. Özellikle anonim, limited komandit ve kollektif şirketlerle ilgili düzenlemeler, bazı değişikliklerle, İsviçre Borçlar Kanunu’ndan alınmıştır.

Adi ortaklıklar Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, iligi hükümler İsviçre Borçlar Kanunu’ndan alınmıştır. Hususi şirket ise Fransız association en paticipation tipi olup bu şirket tipi ile ilgili hükümlere eski ticaret kanunlarında yer verilmiş, fakat 1957 tarihinde sistemin dışında bırakılmıştır.

1957 yılında yürülüğe giren ve halen uygulanan Türk Ticaret Kanunu da çeşitli kereler değiştirilmiştir. Anonim şirketlerle ilgili hükümleri 1981 tarihli SPK ile tamamlanmıştır. SPK hakla açık anonim ortaklıklarla ilgili özel düzenlemeler içermektedir.

Deniz ticareti hukukuna dair ilk kanun 1864 yılında kabul edilen Ticaret-i Bahriye Kanunu’dur. Kanun, 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanununun 2. Kitabının bir tercümesidir. Yalnız yolcular hakkındaki dokuzuncu faslı Hollanda, çatmalar hakkındaki hükümleri ise Alman ve Belçika Kanununlarından yararlanılarak hazırlanmıştır[90]. Bu Kanunun yerini, 1929 Yılında, o tarihlerde yürürlükte olan eski Ticaret Kanunun İkinci Kitabı olarak kabul edilen Deniz Ticaret Kanununa bırakmıştır. Bu Deniz Ticareti Kanunun kaynağı ise Alman hukukudur. Gerçekten kanunun; 1015 ile 1446 ıncı maddeleri, 1897 tarihli Alman Ticaret Kanununun deniz ticaretine dair olan 4 üncü kitabının (§ 474-905) bir tercümesidir. Gemi rehnine dair olan 1447 ile 1458 inci maddeleri Alman Medeni Kanunu’nun (BGB) 1259-1269 uncu paragraflarıdan; gemi sicili ve bayrak hakkına dair olan 1459 ile 1482 inci maddeleri, Ticaret Gemilerinin Bayrak Hakkına dair 22.6.1899 tarihli Alman kanunundan alınmıştır. Alman kanunun alınmasına sebep olarak hükümet gerekçesinde, kanunun “ileri, yeni ve pratik esasları” içine aldığı gösterilmiştir[91]. Halbuki daha 8 yıl sonra, 1937 yılında kanunun değiştirilmesi, ihtiyaçlara uydurulması gerektiği belirtilmiştir[92]. Deniz Ticareti Kanunun en önemli noksanlıkları olarak şunlar gösterilmekte idi[93]; çok fazla tercüme hatalarının bulunması. Tercüme hatalarının esas nedeni, tercümenin Alman Kanunun aslından değil, resmi olmayan fransızca bir tercümesinden yapılmasıdır. Bir diğer eksiklik ise; Alman Kanunu tercüme edilirken bazı hükümler alınmamıştır, örneğin Alman Bayrak Kanunun 2 inci maddesinde tüzel kişilere ait gemilerin bayrak hakkı düzenlenmişken, türkçeye sadece gerçek kişilerle ilgili düzenlemeler çevrilmiştir. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında gerek gemilerin teknik yapı ve kapasitelerinin çok ilerilediği, iktisadi ve ticari hacmin geliştiği, bu Kanunun artık bu ihtiyaçlara cevap veremediği de eleştiri konusu olmaktaydı. Çünkü mehaz alman kanununun hükümlerinin büyük kısmı 1861 tarihli eski “Umumi Alman Ticaret Kanunu”ndan gelmekteydi, ve bu Kanunun o tarihteki deniz taşımalarının ihtiyaçları, gemilerin teknik özellikleri gözetilerek hazırlanmıştı. Oysa denizciliğin teknik ve iktisadi bakımdan gelişmesi karşısında, deniz ticaretinin gelişmelerine ve milletlerarası anlaşmalara uygun yeni bir kanun ihtiyacı doğmuştu[94].

Nihayet 1957 yılında yürülüğe giren ve halen yürülükteki Ticaret Kanunun 4. Kitabı (md 816-1262) deniz ticareti hukukuna ayrılmıştır. Burada yapılan değişikliklerinin ana hatları şöyledir: Kanundaki tercüme yanlışlıkları düzeltilmiştir. Bahsolunan şekil noksanlıkları (çevrilmeyen hükümler) giderilmiş, çevirisi yapılmayan hükümler çevrilmiştir. Bayrak, gemi sicili, mülkiyet ve diğer ayni haklar (gemi ipoteği) bahisleri yeni Alman kanunlarından ilham alınarak düzenlenmiştir. Bu Alman Kanunları şunlardır; Gemilerin Bayrak Çekme Hakkına dair 8.2.1951 tarihli Kanun. 26.5.1951 tarihli Gemi Sicili Kanunu. Müseccel gemiler ve yapılar üzerindeki haklara dair 15.11.1940 tarihli Kanun. Navlun Mukavelesi ise 1924 tarihli Brüksel Konvansiyonu ve 1937 tarihli Alman Kanunu örnek alınarak yazılmıştır. Müşterek avarya hükümleri 1950 York-Anvers kaidelerinin esaslarına uygun hale getirilmiştir.

Sigorta hukuku sisteminin oluşumu açısından ise genel olarak şunlar söylenebilir: Sabit primli sigortanın doğuşuna ilk olarak “deniz ödüncü” müessesi sebep olmuştur. Sigortaya ilk önce denizcilik alanında ihtiyaç duyulmuştur, zira o zaman denizdeki rizikolar karadakilerden çok daha büyük idi[95]. Deniz sigortaları alanında Avrupa’da ilk önemli kodifikasyon 1435 tarihli “Barcelona Ordonansı”dır[96]. Kara sigortalarının doğuşu ise daha sonra, İngiltere’de büyük Londra yangının sonucunda olmuştur[97]. Daha sonra Almanya ve Amerika’da da düzenlemeler yapılmıştır. Fransa’da ise ancak XVIII. Yüzyılda sigorta mefhumu tam olarak yerleşmiştir[98].

Türkiye’de özel sigortacılık, deniz sigortaları olarak 1864 tarihli Deniz Ticareti Kanunu’nda düzenlenmiştir[99]. Bu hükümler uzun süre kara sigortalarına da uygulanmıştır[100]. Daha sonra aynı Kanuna 1906 yılında kara sigortalarına dair hükümler eklenmiştir. Sigorta endüstrisi ise XIX. yüzyılın sonunda başlamıştır. Ancak esas gelişme 1927 yılında çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu ile ortaya çıkmıştır. Sigortacılığın daha önce gelişmemesine en büyük etken dini düşüncelerdir. Bu sebeple sigortacılık önceleri tamamen yabancı şirketlerin elinde idi. İlk Türk sigorta şirketi 1893’te kurulmuştur[101].

1908 yılında yabancı anonim şirketlerle sigorta şirketleri hakkında bir nizamname çıkarılmıştır. Nihayet 1914 yılında, halen yürülükte bulunan “Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasem Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Muvakkat Kanun” yürürlüğe konmuştur.

Bu gün özel sigortaya ilişkin düzenlemeler Türk Ticaret Kanunu’nun 5. kitabında, batılı memleketlerin düzenlemelerinden faydalınarak mal sigortası, can sigortası ve denizcilik rizikolarına karşı sigortalar başlıkları altında düzenlenmiş, ayrıca Karayolları Trafik Kanunu da trafik dolayısıyla zorunlu mali sorumluluk sigortası ile isteğe bağlı mali sorumluluk sigortasını düzenlemiştir. Türk Ticaret Kanunundaki sigortaya dair hükümlerin düzenlenme tarzı şu özelliğe sahiptir: kara sigortaları ile deniz sigortaları tamamen ayrı olarak ve farklı sistem içinde düzenlenmiştir. Bunun sebebine gelince, TTK’nın yürürlüğünden önce, kara sigortaları 1926 tarihli eski Ticareti Kanunu’nun sonunda muhtelif Avrupa ülkeleri örnek tutularak düzenlemişti. Deniz sigortaları ise 1929 tarihli Deniz Ticareti Kanunu’nun sonunda olup, adı geçen kanunla beraber Alman kanunlarından aynen alınmış bulunmaktaydı. İşte bu iki grup hükümler bazı küçük değişikliklerle, aralarında bir ahenk temin edilmeden bugün yürülükte olan TTK’ya alınmışlardır. Buna gerekçe olarak da, çok yakın bir gelecekte bağımsız bir sigorta kodunun çıkarılacağı gösterilmiştir[102]. Ancak bu güne kadar böyle bir kod çıkarılmamıştır.

Sigortacılık sektörü ile ilgili düzenleme ise, devletin sigorta şirketlerini kontrolünü sağlamak amacıyla çıkarılan Sigorta Murakabe Kanunu’dur. Ayrıca sigorta ve reasürans şirketleriyle ilgili yönetmelikler de mevcuttur.

Bu gün yapılacak olan çalışmalar Avrupa Birliğinin 1987 yılı sonunda Sigorta konusunda tamamlanan 15 direktifine uyumlaştırma çalışmalarıdır. Bunlar özellikle reasürans, otomobil sigortaları, zarar sigortalarında kuruluş serbestisi, sigorta aracıları, müşterek sigorta, hayat sigortası, imalatçı mesuliyet sigortası, hukuki himaye ve kredi sigortası konularındadır.


FİKRİ HAKLAR HUKUKU[103]



Gerçek anlamda telif hakkıyla ilgili ilk hukuki metin 1857 tarihli Telif Nizamnamesi’dir. Bu Nizamname’ye göre basılan nüshalar tükeninceye kadar, eseri basan şahsa tekel hakkı tanınıyordu.

Osmanlı Dönemi’nde, fikir ve sanat hukukuna ilişkin en esaslı kanun 1910 tarihli “Hakkı Telif Kanunu”dur. Kanun’un amacı eser sahiplerinin haklarının korunmasıdır. Ancak eser kavramı bugünküne göre dar tespit edilmiştir. Fotoğraf eserleri, sinema eserleri ve radyo yayınları düzenlenmemiştir. Fikri mülkiyet görüşü etkisinde yazılmıştır. 1952 yılına kadar yürülükte kalmıştır.

Milletlerarası ilişkilerin gelişmesi ve özellikle Avrupa ülkeleriyle olan kültür alışverişi yerli ve yabancı fikir ve sanat eserlerinin milletlerarası alanda korunması zorunluluğunu doğurmuştur. Türkiye 1951 yılında Bern Sözleşmesi’nin 1948’de Brüksel’de değiştirilen şekline katılmıştır. Fikri haklarla ilgili temel kanun, 1951 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’dur (bu Kanunu Prof. E. Hirsch hazırlamıştır). Bu Kanunun Bern Sözleşmesine paralel hükümler taşımaktadır. 1986 tarihli Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu da bu alanı düzenleyen diğer bir kanundur. Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları çerçevesinde markalar hukuku, patent hakları, coğrafi işaretlerle ilgli yeni düzenlemeler de yapılmıştır.


VII- MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK



Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece 5 maddeden ibaret olan ve Türkiye’de yerleşik yabancıların hukuki durumlarını düzeneyen 1915 tarihli Kanun yürülükte idi. Bu kanun 1982 yılında MÖHUK ile yürürlükten kaldırılmıştır. MÖHUK md 28 ile Türklerin kişisel statüleriyle ilgili davaların ikametgahlarının bulunduğu yabancı ülkelerde de açılabilmesine olanak sağlanmıştır. 1. maddede Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası sözleşme hükümlerinin saklı tutulduğu belirtilmiştir. Türk kanunlar ihtilafı kurallarına göre yetkili kılanan yabancı hukukun, Türk hakimi tarafından re’sen uygulanacağı ifade edilmiştir (md 2/I).

Kişinin hukukunda “milli hukuk” ilkesinden vazgeçilmemiştir (md 8). Avrupa’da da, ikametgah ilkesini kabul eden İsviçre hariç, genellikle –milli hukuk ilkesi kabul edilmektedir[104]. 8. maddede tüzel kişilerin ehliyetlerinin tayininde “sarüdeki idare merkezi” kabul edilmiş, ancak istisnai olarak “fiili (gerçek) idare merkezi” ne de yer verilmiştir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde “karşılıklılık” ilkesine yer verilmiştir. Yetkili hukukun vatandaşlık, ikametgah ve mutad mesken esaslarına göre tespit edildiği hallerde, hangi andaki bağlama kriterinden hareket edileceği 3. madde ile açıklığa kavuşturulmuştur. 7. madde ile hukuki işlemlerin şekliyle ve zamanaşımı ile ilgili hususlar düzenlenmiştir.

İlgili hukuk düzenleri arasında maddi hukuk ilişkisi için muhtevaca daha uygun olanı tercih etme (MÖHUK md 16) veya sosyal ve ekonomik bakımdan zayıf olan akit tarafı (tüketici, kiracı) daha fazla korumakta olan hukuk düzenini dikkate alma kabul edilen ilkelerdir.

Bu gün Kara Avrupasında son yıllarda kabul edilen kanunlarda klasik devletler hukuku anlayışında görülen tek gelişme, katı bağlanmaların, maddi ilişkinin “daha yakın” irtibat halinde bulunduğu hukuka verilen tercihlerle kısmen yumuşatılmış olmasıdır[105]. Bu gelişme MÖHUK’ta da görülmektedir (mesela MÖHUK md 24/II, 25/III).

Kanunlar ihtilafı kurallarının uygulanmasında, önceki tarihli de olsa, ilgili milletlerarası bir sözleşme varsa, öncelikle o sözleşme hükümleri uygulanır (MÖHUK md 1/II). Böylelikle MÖHUK milletlerarası sözleşme hükümlerine üstünlük tanımış olmaktatır. Türkiye 1893 yılında La Haye’de başlayıp daha sonraki tarihlerlde de devam eden konferanslar sonucu kabul edilen La haye Sözleşmelerinin büyük çoğunluğuna taraftardır[106]. Yardım nafakası konusunda, 1973 tarihli La Haye Nafaka Sözleşmesine katılmıştır.

Aile hukukunda, evlenmenin genel hükümlerine, müşterek milli hukuka, müşterek ikametgah ve müşterek mutad mesken hukukunun öncelik sırası ile uygulanacağı kabul edilmiştir. Miras hukukunda taşınmazlarla ilgili olarak “milli hukuk” ilkesine istisna getirilerek, taşınmazın bulunduğu yer hukukunun uygulanacağı esası öngörülmüştür.

-------------DiPNOTLAR------------


[1] Teziç Erdoğan. Anayasa Hukuku, 7. Bası, İstanbul 2001, sh 140; Soysal Mümtaz, Anayasnının Anlamı, 8. Baskı, İstanbul 1990, sh 20 vd.

[2] Özbudun Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 7. Baskı, Ankara 2002, sh 25

[3] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 26

[4] Özbudun, sh 26

[5] Özbudun, sh 27

[6] Teziç, sh 142; Özbudun, sh 28

[7] Özbudun, sh 28

[8] Özbudun, sh 33, Türk kamu hukuku ve siyasal düşüncesi temel olarak geniş ölçüde Fransa’dan etkilenmiştir

[9] Teziç, sh 142.


[10] Çoğunlukçu demokrasi ise Atatürk’ün zihninde bulunan devrim proğramının gerçekleşmesi için daha elverişli koşullar sağlamaktaydı, Özbudun, sh 35

[11] Soysal, age sh 49

[12] Sosyal Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı, AÜSBF Yayını, No. 272, Ankara 1969, sh 7

[13] Teziç, sh 143.

[14] Özbudun, sh 42

[15] Teziç, sh 143.

[16] Teziç, sh 143

[17] Ancak idam cezasının infaz edilmesi için Meclisin onayı gerekmekteydi ve Meclis bu onayı 20 yıldır hiç bir idam cezası için vermemekteydi.

[18] Gözübüyük, sh 15

[19] Gözübüyük Şeref, sh 14

[20] Gözübüyük, sh 15; Giritli-Bilgen-Akgüner, İdare Hukuku, İstanbul 2001

[21] Gözübüyük, sh 19

[22] Türkiye’de çıkarılan her yasaya bir numara verilir. Türkiye’deki ezberciliğe dayalı eğitim sisteminin doğal bir sonucu olarak da yasalardan bahsederken, yasanın ismi değil, numarası söylenir. Başbakanlık bir yıl içerisinde çıkarılan bütün yasa, tüzük, yönetmelik ve içtihadı birleştirme kararlarının yer aldığı “Düstur” yayınlar.

[23] Azrak Ülkü, İdari Usul Kanunu Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, T.C. Başbakanlık Yayını, Ankara 1998, sh 86 vd.

[24] Önder, sh 37

[25] Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 7 ve Dpn 19

[26] Centel-Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2003, sh 15 vd, Dpn 3 vd.

[27] Öztürk-Erdem-Özbek, Ceza Hukuku, Genel ve Özel Hükümler, Ankara 2001, sh 9; Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 5 vd.

[28] Önder Ayhan, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, sh 46

[29] Centel-Zafer, sh 16 vd

[30] Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, 2000 Ankara, sh 33

[31] Ceza muhakemesi hukuku tarihi hakkında genel kaynak, Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul 1998; Erem Faruk, Diyalektik Açısından, Ceza Yargılaması Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1986

[32] Centel-Zafer, sh 18

[33] Bu Alman Kanunu ise 1848 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu etkisinde kalmiş bir kanundur, Cihan-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Genel Hükümler, 1. Bası, İstanbul 1996, sh 4 Dpn 8

[34] Centel-Zafer, sh 18 vd.

[35] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 8

[36] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 9

[37] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10

[38] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 229

[39] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 10

[40] Öncel-Kumrulu-Çağan, Vergi Hukuku, 10. Bası, 2003 Ankara, sh 11

[41] Öncel-Kumrulu-Çağan, sh 3

[42] Tunçomağ Kenan, İş Hukuku, Cilt I, 4. Bası, İstanbul 1986, sh 30

[43] Süzek Sarper, İş Hukuku, Genel Esaslar-İş Akdi, İstanbul 2002, sh 11

[44] Süzek, sh 11

[45] Tunçomağ, sh 31

[46] Tunçomağ, sh 39

[47] Tunçomağ, sh 39

[48] Süzek, sh 13

[49] Tunçomağ, sh 39

[50] Tunçomağ, sh 39

[51] Tunçomağ, sh 34

[52] Tunçomağ, sh 39

[53] Süzek, sh 14

[54] Tunçomağ, sh 40

[55] Tunçomağ, sh 40

[56] Güzel-Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1992, sh 31

[57] Güzel-Okur, sh 35 vd.

[58] Tunçomağ, sh 38

[59] Güzel-Okur, sh 38

[60] Güzel-Okur, sh 40

[61] Güzel-Okur, sh 38

[62] Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C I, 2001 İstanbul, sh 45

[63] Aslında daha önceleri Osmanlı zamanlarında şeri mahkemelerden ayrı olarak ilk defa 1860 yılında ticaret mahkemeleri kurulmuştu.

[64] Üstündağ Saim, İcra Hukukun Esasları, 6. Bası, İstanbul 1995, sh VII; Nitekim, inceden inceye düşünülerek hazırlanmış bir kanun ile dahi, borcunu ödeme ahlakı düşük borçluların, bu davranışları giderilemez.

[65] Kuru-Arslan-Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku, 9. Bası, 1996 Ankara, sh 35

[66] Postacıoğlu İlhan, İcra Hukukun Esasları, 3. Bası, İstanbul 1978, sh 10 vd.

[67] Postacıoğlu, sh 12

[68] Postacıoğlu, sh 12

[69] Postacıoğlu, sh 12

[70] Postacıoğlu, sh 13

[71] Postacıoğlu, sh 13

[72] Postacıoğlu, sh 17

[73] Anayurt Ömer, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Ankara 2001, sh 59

[74] Anayurt, sh 59

[75] Akipek-Akıntürk, sh 39 vd.

[76] Akipek-Akıntürk, sh 41 vd.

[77] Akipek-Akıntürk, Türk Medeni Hukuku, Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, Birinci Cilt, 4. Bası, 2002 İstanbul, sh 38

[78] Akipek-Akıntürk, sh 46)

[79] Gerekçe için bkn Akipek-Akıntürk, sh 48 vd; İsviçre Medeni Kanunun yeğlenmesini gerektiren diğer etkenler hakkında bkn Sauser-Hall, Réception des droits europiéens en Tuquie, Recueil des travaux, Genéve 1958

[80] Akipek-Akıntürk, sh 65 vd.

[81] Akipek-Akıntürk, sh 64 vd.

[82] Anayasanın kenar başlıklarının da metne dahil olmadığı açıkça belirtilmektedir (Anayasa md 172). TTK ise 1474. maddesinde kenar başlıklarının metne dahil olduğunu belirtir.

[83] Akipek-Akıntürk, sh 52 vd.

[84] Akipek-Akıntürk, Aile Hukuku, sh 10

[85] İsviçre Medeni Kanununda yasal mal rejimi olarak mal birliği kabul edilmişti. Ancak 1998 tarihinde yapılan değişiklikle orada da edinilmiş mallara katılma yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir

[86] Oğuzman-Barlas, Medeni Hukuk, 9. Bası, İstanbul 2002, sh 21 vd.

[87] Eren Fikret, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 2000, sh 6

[88] Zevkliler, sh 22; Atasoy-Taşkın-Acar, Tüketiciyi Koruma Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2000, sh 7

[89] Poroy-Tekinalp-Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 7. Bası, İstanbul 1998, sh 11

[90] Gürzumar-Gürzumar, Kanunname-ü Ticaret ve Zeyilleri, Ankara 1962, sh 3 vd; Çağa Tahir, Deniz Ticareti Hukuku I, 10. Baskı, 1995 İstanbul, sh 23

[91] Çağa, sh 24

[92] Çağa, sh 24

[93] Çağa, sh 25 vd.

[94] Çağa, sh 27

[95] Kender Rayegan, Türkiye’de Hususi Sigorta Hukuku I, 4. Baskı, İstanbul 1990, sh 13

[96] Kender, sh 13 Dpn 21

[97] Kender, sh 13 vd.

[98] Kender, sh 14

[99] Kender, sh 2 vd.

[100] Kender, sh 16

[101] Kender, sh 16

[102] Kender, sh 19

[103] Erel N. Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara 1988; Gökyayla Emre, Telif Hakkı ve Telif Hakkının Devri Sözleşmesi, Ankara 2000

[104] Tekinalp Gülören, Milletlararası Özel Hukuk Bağlama Kuralları, 7. Bası, İstanbul 2002, sh 8

[105] Nomer Ergun, Devlerler Hususi Hukuku, 11. Bası, 2002 İstanbul, sh 58

[106] Nomer, sh 64 vd.


-------------KAYNAK --------------

Yrd.Doç.Dr. Erol ULUSOY

Rechtsanwalt und Dozent an der Universität Marmara in Istanbul
(Lehrbeauftragter der Universität Bielefeld)

https://archiv.jura.uni-saarland.de/turkish/Ulusoy.html
[Resim: TC_Kanunlari_Hangi_Ulkelerden_Alindi.png]

Türkiye kanunları hangi ülkelerden almıştır


Medeni Kanun İsviçre’den alınarak 17 Şubat 1926’da kabul edildi.
Borçlar Kanunu İsviçre’den alınarak 8 Mayıs 1928’de kabul edildi.
İcra ve İflas Kanunu İsviçre’den alınarak 9 Haziran 1932’de kabul edildi.
Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu İsviçre’den alınarak kabul edildi.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Almanya’dan alınarak 4 Nisan 1929’da kabul edildi.
Ticaret Kanunu Almanya’dan alınarak 10 Mayıs 1928 ‘de kabul edildi.
Ceza Kanunu İtalya’dan alınarak 1 Temmuz 1928’de kabul edildi.
İdare Hukuku Fransa’dan alınarak kabul edildi.


-----------------
Etiketler : Türkiye kanunları, hangi ülkelerden, almıştır,Tc kanunları, hangi ülkelerden almıştır, kanunları hangi ülkelerden aldık, hukuk kuralları, hangi, ülkeden ,alınmıştır,
[Resim: 149721733454211.png]

Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Büyük Selçuklu İmparatorluğu (Farsça: امپراطوری سلجوقیان), Oğuz Türklerinin kurduğu Türk, İslam ve Fars[11] medeniyetlerini bünyesinde barındıran müslüman imparatorluk.

İslamî dönem Türk tarihinde, ilk kez, sınırları, aşağı-yukarı Çin sınırlarından Adalar ve Marmara Denizine, Kafkasya’dan Mısır sınırlarına değin uzanan ve dolayısıyla Türkistan, Harezm, Afganistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Arap Yarımadası, Suriye ve Anadolu ülkeleri topraklarını içine alan evrensel büyük bir Türk imparatorluğunu kuran Selçuklular olmuştur. Genellikle öteki Türk devletlerinde olduğu gibi (Göktürklerde: Bumin Kağan-Istemi Yabgu, Bilge Kağan - Kültigin, Osmanlılarda: Orhan Cazi - Alâeddin Paşa kardeşler vs.) Selçuklu Mikâil’in oğulları Tuğrul bey ve Çağrı Bey kardeşler tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti, ilk sultan Tuğrul Bey döneminde Merv’de toplanan Kurultay’da tespit edilen fetih planları uyarınca, büyük çapta gerçekleştirilen fetihler sonucunda sınırlarını, doğu, batı, güney ve kuzey yönlerinde süratle genişletmiş ve İslâm dünyasının biricik hâkimi durumuna gelmek suretiyle bir imparatorluğa dönüşmüştür; nitekim devrin Abbasî halifesi Kaaim Bi emrillah, sultan Tuğrul’u Doğu’nun ve Batı’nın (yani dünyanın) hükümdarı olarak ilân etmiştir. Sultan Tuğrul döneminde sağlam temeller üzerine oturtulmuş olan imparatorluk, ikinci hükümdar Büyük Sultan Alp Arslan döneminde yükseliş devrini yaşamış, batı yönünde büyük fetihler gerçekleştirilmiş, özellikle 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatorluğuna indirilen büyük tarihî darbe sonucunda, Anadolu’nun kapıları Türk milletine ardına kadar açılmış, dolayısıyla bu ülkenin bir Türk yurdu haline gelmesi yolunda en büyük adım atılmıştır.

Sultan Alp Arslan’ın oğlu ve Selçuklular tarihinin en ulu hükümdarı olan sultan Melikşah döneminde ise Selçuklu imparatorluğu, en azametli dönemini yaşamış, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da o kadar çok fetihler yapılmıştır ki, bu nedenle Melikşah’a Fetihler Babası (Ebu’l-feth) lakabı verilmiştir. Sultan Melikşah döneminde Büyük Selçuklu imparatorluğu’na tâbi olarak Kirman ve çevresinde Kirman Selçuklu Devleti, Suriye’de ve Filistin’de Suriye Selçuklu Devleti Selçuklu ve Anadolu’da Anadolu Selçuklu Devleti varlıklarını sürdürmekte idiler. Ayrıca Isfahan ve Hemedan dolaylarında Kakuyiler, Kafkaslarda Abazalar ve Gürcüler, Gürcan ve Taberistan’da Ziyariler, Tebriz’de Revvâdiler, Erran ve Armeniye’de Şeddadiler, Diyarbakır ve çevresinde Mervaniler, Musul’da Ukayliler, Hille’de Mezyediler ve Halep’te Mirdasoğulları adlarında Müslüman ve Müslüman olmayan küçük emirlikler de Büyük Selçuklu İmparatorluğu na tâbi olarak siyasal yaşamlarını sürdürmekte idiler. Büyük Sultan Melikşah’ın ölümünden (1092) sonra 30 yıldan fazla bir süre Selçuklu Devleti vezirliği yapmış olan çok değerli devlet adamı Nizamülmülk’ün de Hatmiler tarafından öldürülmesini izleyen yıllarda Selçuklu imparatorluğu, ortaya çıkan taht çatışmaları sonucunda, bir parçalanma ve çöküş dönemine girmiş oldu.

Bu nedenle imparatorluk, Büyük Selçuklu Devleti’nin devamı olan Irak ve Horasan Selçukluları, Kirman Selçukluları, Suriye ve Filistin Selçukluları ve Anadolu Selçuklu Devleti olmak üzere, dört bölüme ayrılmıştır. Türkiye Selçukluları, Melikşah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız bir devlet halinde siyasal yaşamını sürdürmesine karşılık Suriye ve Filistin, özellikle Irak ve Kirman Selçuklu Devletleri, aşağı-yukarı, Büyük Sultan konumunda bulunan Sultan Sencer’in ölümüne değin (1157) Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı kalmışlar, daha sonra da bağımsız bir duruma geçmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin pek uzun sayılamayacak bir zaman süreci içinde yıkılmasının esas etkenleri olarak, eski Türk devlet gelenek ve törfesine göre, Büyük Selçuklu Devledinin yönetimi Moğolların etkisine girmesi, devletin hanedan mensuplarının ortak malı sayılması nedeniyle baş gösteren veraset sorunlarının neden olduğu taht çatışmaları, sultan-halife mücadeleleri, yetenekli ve kudretli sultanların yetişmemeleri sonucunda atabeklerin devlet yönetimine tam anlamıyla hâkim olmaları ve nihayet Oğuzların istilâsı ve Harezmşahlar Devleti’nin ağır baskı ve müdahaleleri ile Devlet kendini korumak için beyliklere ayrılırlar.

Selçuklu vezirlerinden on altısı İranlı, biri Türk Togan Bey, biri fellah diğer beşinin ise kökeni bilinmemektedir.

Kuruluş

Kınık boyu Orta Asya'daki Oğuz boylarından biriydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan boy, ittifak ile bu boy olarak kabul edilmesine karşın elimizde bunu gösteren net bir kanıt yoktur. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Yengikent Oğuz Yabguluğu'nda subaşı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda “Salcuk”, “Salçuk”,”Selcük”, “Selçuk”, “Sarçuk” gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukiyyan, Selaçıka, Al-i Selçuk (Selçuklu ailesi) olarak verilir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar’a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzlar’ın Karahanlılar ile bazen mücadele, bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey’in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı olduğu ve Musevi olduğu ileri sürülmektedir[13].

10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan’dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yagbu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propogandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile islamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden sonra da kısa süresinde etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde topladılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devletinin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.

Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan’da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1038'de Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.

Tarihi

Dandanakan’ın muzaffer başkumanlardan Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yâkutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zabt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.

Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd’ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın daveti ile 17 Ocak 1055’de Bağdâd’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hakanı” îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islâm dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’da, Tuğrul Bey ise, 1063’de yetmiş yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzeri ne oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.

Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan Selçuklu Deleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk’ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk’ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itaati altına aldi. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhûr Ani kalesini 1064’de feth ederek, 16 Ağustos 1064’de Kars’a girdi. Ani, hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kâim bil-Emrillah, Sultan’a, fetihler babası yâni çok feth eden mânâsına gelen Ebü’l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.

Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle müslümanlar arasında birliğin te’minini arzu eden Sultan Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultasının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alp Arslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasî halîfesi ve Sultan Alp Arslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt muharebesine kadar devam etti. Malazgirt zaferiyle Büyük Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi. Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan andlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alp Arslan, andlaşmanın silâh zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gaza akınlarına mukavemet edemiyen Bizans kale ve garnizonları Türklerin eline geçti. Türk akınları Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alb Arslan, çıktığı Mâverâünnehr seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehîd edildi. Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaleti ile temayüz etmişti (Bkz. Alb Arslan).

Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.

Alp Arslan’ın yerine oğlu ve veliahdı Melikşâh, Büyük Selçuklu Devleti sultânı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh bir kaç gün sonra Kavurd’un ölümü ile devet içinda asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gazneliler ile Karahanlılara karşı sefere çıktı. Bu sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul etti ise de, hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhasaraya başladı. Emir Savtiğin’in ikmâl yollarını kesmesi, şehrin düşerek Sultan’ın başarıya ulaşmasına ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebeb oldu. Gaznelilere karşı, Emîr Gümüştiğin ve Anuştiğin’i gönderdi. Gazneli hükümdarı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşâh’ın başarılarının artması üzerine itaate mecbur oldu. Gönderdiği elçilik hey’eti ve hediyelerle iyi münâsebetler te’sis edildi. Sultan’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önledi.

Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı Sünnîliğin müdâfaası için Nizâmiyye medreselerini kurart Tuşlu Nizâm-ül-mülk Hasen’derr vezîrliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve İslâm dînine çok hizmet etmesine şebeb oldu. Sultan Melikşâh çok hâlim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idaresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcazadesi Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alb İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütuhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu ölmezler adlı askerî birlikleri mağlûb etti. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’de Sapanca çevresinde mağlûb ederek, yüz binden fazla Türk, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını feth etmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli frank askerlerini Antakya’da, Gümüştiğin de Nizip, Âmid ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlûb ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idare etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Süleyman Şah idare edip, Bizanslılar ile mücâdele ve onların âsî kumandanları ile ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talebleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik hey’eti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları netîcesiz kaldı. Süleyman Şah, 1082-1083 senelerinde Bizanslıların elinde olan Adana ile Tarsus, Misis, Anazarba ve bölgedeki diğer yerleri zabtetti. 1085’de Suriye’nin kilit şehri Antakya’yı bir baskınla fethetti. Antakya’nın en büyük kilisesini camiye çevirip, fetih şükrânesi olarak yüz yirmi müezzinin okuduğu ezandan sonra Cum’a namazını burada kıldı. Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle beraber Diyarbekir’e doğru yola çıktı. Şehrin muhasarası sırasında Selçuklu ordusundaki Arab unsurların şehrin müdâfilerinin içindeki Arablarla savaşmaya yanaşmamaları, ordudaki Türkmen beylerini güç durumda bıraktı ise de, Arablardan müteşekkil kısım, bölgede bulunan diğer şehirlerin fethine me’mûr edildi. Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’de şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı.

Musul’un fethine me’mûr edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merasimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.

Sultan Alp Arslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhûr Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamanında da sürdürdü. Uzun süre muhasara ettiği Dımaşk’ı 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fâtımî ezanını yasaklayarak Cum’a hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımî Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirlrğinden alınmasına sebeb oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.

Sultan Melikşâh, Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile kardeşi Tutuş’un Suriye’deki mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan bölgeye hareket ederek bölgede asayişi yeniden te’sis etti. Haleb valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdâd’ı ziyaret etti. Halîfe Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdarı” îlân edildi.

Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sayesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhûr vezîri Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbah’ın fedailerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdâd’da zehirlenerek şehîd edildiler.

Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûnda küçük oğlu Mahmûd’u sultan ve torunu Ca’fer’i halîfenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada tarafdârlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtun’un Gence meliki İsmail’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.

Terken Hâtun’un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdü ise de 1093 yılında vuku bulan uzun mücâdeleler esnasında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümü ile bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdâd’da hutbe okundu.

Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti; a-Irak ve Horasan, b-Sûriye, c-Kirman, d-Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, haçlılara ve onların Antakya muhasarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere me’mûr etti. Anadolu’dan geçen haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvasına ihanet eden Şiî-Fâtımîlerin, sünnî müslümanlara karşı haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebeb oldu. Netîcede ilerlemeye devam eden haçlılar, Antakya’dan bir sene sonra da Kudüs’ü işgal edip şehirde meskun olan yetmiş bin müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler.

Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlûb olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı ise de, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hâle geldiğini ve nihayet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104’de Azerbaycan’da Sefîdrûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdâd, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idaresi de Berkyaruk’da kaldı.

Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşında iken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.

Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdâd üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’de tek başına sultan oldu. Önce kendisine karşı isyan eden amcasının oğlu Mengübars hâdisesini bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de bâtınîlerin merkezi olan Alamut kalesi kuşatıldı ve çok sayıda bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdi ise de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmii’nde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, ilim ve îmar işleri ile de uğraşma fırsatı buldu. İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi. İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmûd’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muamelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartı ile Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı (Bkz. Irak Selçukluları). Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devri idi. Bu arada Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdid ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylar idi. Sultan yalnız bu ikinci tehlike ile uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan meydan muharebesini kaybetti. Bu muharebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan meydan muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.

Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdarı Alâeddîn Hüseyn, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekte idi. Büyük kuvvetlere sâhib olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gûr ordusunu mağlûb ederek Katvan’da kaybedilen itibârı yeniden sağladı.
Gerileme ve Dağılma Dönemi

Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen I. Mahmud (1092-1094 ), Berkyaruk (1094-1105 ), Müizzeddin Melikşah (1105-1105 ) ve Mehmed Tapar (1105-1118 ) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. 1118'de tahta çıkan Ahmed Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olduysa da devlet hiçbir zaman Melikşah dönemindeki sınırlarına ve otoritesine kavuşamadı. 1128 yılında Doğudaki Doğu ve Batı Karahanlı Devletine boyun eğdiren Karahitaylar Büyük Selçuklu Devleti ile komşu oldular ve Selçuklulara baskı yaratmaya başladılar. 1141 yılında Karahitay ve Selçuklu orduları arasındaki Katvan Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Büyük Selçuklu Devleti hızlı bir dağılma sürecine girdi. Karahitayların devletin en verimli toprakları olan Maveraünnehir'i işgal etmeleri Büyük Selçuklu Devleti'nin ekonomisini ve ordusunu iyice sıkıntıya soktu. Sultan Sencer, giderek artan ekonomik buhran nedeniyle ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Bu tarihten sonra Büyük Selçukluların toprakları büyük ölçüde Harzemşahların denetimi altına girdi.

Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi. Ayrıca devletin gerilemesinin sebepleri arasında Haçlı Seferleri, Fâtımîler ile olan çatışmalar, Hasan Sabbah'ın Bâtınîlik propogandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sayılabilir. Bunun sonucunda ise Abbâsî halifeleri Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için bir takım çalışmalar yürütmüştür. Bunlar Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdir. Özet olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılma nedenleri olarak aşağıdaki nedenler sayılabilir:

Merkezi otoritenin zayıflaması
Taht kavgaları
Oğuz isyanları
Haçlı Seferlerinin başlaması
Atabeylerin bağımsız hareket etmesi
Abbâsî Halifelerinin Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için yürüttüğü bir takım çalışmalar
Bâtınîlik hareketleri
Fâtımîler ve Şiîlerin yıpratmaları
Şehzade ayaklanmaları
Katvan mağlubiyeti ve Karahitayların istilası
Kötü yönetim

Devlet Yapısı ve Yönetimi

Büyük Selçuklu Devleti’nin örgütlenme biçimi, kendisinden önceki İslam devletlerine benziyordu. Hint-İran devlet anlayışını yansıtan bu örgütlenmede, eski Türk devlet geleneğinin de belirgin etkisi vardı. Eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, Büyük Selçuklu Devleti’nde de ülke toprakları hanedanın ortak malı sayılıyordu. Bundan dolayı Büyük Selçuklu toprakları eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi de Melik olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. Tuğrul Bey'den önce boy başkanına Oğuz geleneğine göre Yabgu deniyordu. İslam dininin benimsenmesinden sonra, hükümdarlar İslam devletlerindeki geleneğe uyarak "sultan" unvanı ile anıldılar. Suriye Selçukluları ile Kirman Selçukluları’na Irak Selçukluları da katıldı. Büyük Selçuklu topraklarına göçen yeni Oğuz boyları da iç düzeni büyük ölçüde sarstılar. Bu karışıklık döneminde Harzemşahlar, Büyük Selçuklu toprakların büyük bölümünü ele geçirdiler. Bir süre daha direnen Kirman Selçukluları 1175’te, Irak Selçukluları da 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldı.

Başkentte oturan sultan, devletin mutlak egemeniydi. Bütün atamalar ve toprak dağıtımı sultanın buyruğuyla yapılıyordu. Ayrıca sultan yüksek yargı kurullarına da başkanlık ediyordu. Hükümdarların "danışman"ı konumundaki kişiler yönetimde önemli rol oynuyorlardı. Alp Arslan döneminde bu göreve getirilen Nizamülmülk, İslam geleneği uyarınca vezir unvanı aldı ve devlet yönetiminde köklü değişiklikler yaptı. Nizamülmülk, devlet yönetimine ilişkin anlayışını Siyasetname adlı kitabında da anlatmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nde devlet işleri "Divan-ı Âlâ" adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Ayrıca maliye, askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de büyük ölçüde merkezdeki örgütlenme örnek alınmıştı.
Selçuklularda Önemli Divan Teşkilatları

1. Divan-ı Âli/ Divan-ı Saltanat: Devlet işlerinin görüşüldüğü divandır. Sultandan sonra en yetkili kişi olan 'Vezir' tarafından yönetilir.

2. Divan-ı İstifa: Maliye işlerinden sorumludur. Yöneticisi 'Müstevfi'dir.

3. Divan-ı Arz: Ordunun ikmal ve lojistik desteğini veren divandır. Ayrıca hassa askerlerinin maaşlarını da bu divan öder. Yöneticisi 'Arız'dır.

4. Divan-ı İnşa: İç ve dış yazışmalardan sorumludur. Yöneticisi Tuğrai'dir.

5. Divan-ı İşraf: Devletin idari ve mali işlerini denetlerdi. Yöneticisi 'Müşrif'tir.

6. Niyabet-i Saltanat: Hükümdar başkentte yokken devleti idare eden divandır. Başında 'Naib' bulunur.
Toprak Yönetimi ve Ordu

Büyük Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu. Bu usulle verilen topraklar has, ikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise, toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu.

Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk, aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere "gulam" deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir.Kısa bir not Türkler yani Selçuklular orduyla iç içe bir toplum oldukları için onlara 'ordu millet' denirdi.
Toplumsal ve Ekonomik Yaşam

Büyük Selçuklu Devleti'ndeki Oğuz boyları ve başka bazı topluluklar göçebeydiler. Oğuz boylarının başında bir bey bulunuyordu. Bu göçebe topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştiriyorlardı. Devlet göçebe topluluklardan otlak vergisi alıyordu. Yerleşik nüfus ise çiftçilik, zanaatçılık ve ticaretle uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf, işkollarına göre loncalar biçiminde örgütlenmişti. Merkezi devlette görevli memurlar ile sürekli ordudaki askerler maaş alıyorlardı.
Eğitim, Bilim ve Sanat
İran'ın Rey kentinde bulunan Selçuklu devletinin kurucusu Tuğrul Bey'in anıt mezarı

Büyük Selçuklular, kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler, ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adını taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra İsfahan, Rey, Merv(selçukluların başkenti), Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapça'yı din ve bilim dili, Farsça'yı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı.

Büyük Selçuklular, var olan kentleri bayındır hale getirirken yeni kentler de kurdular. Ülkenin pek çok yerinde yeni kurumlar ve yapılar inşa ettiler. Bunlar cami, medrese, kervansaray, hastane, köprü, çeşme, imaret, han, hamam, türbe ve kümbet gibi yapılardı.

Büyük Selçuklular, ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler. İsfahan'daki Mescid-i Cuma bu anlayışla yapılmış en eski örnektir. Büyük Selçuklu anıtmezarları olan kümbetler de yaygın mimari yapılardır. Kümbetler içten kubbe, dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli, çok köşeli ya da yuvarlak formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu.Bu kümbetlerin alt kat mezar, üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu.

Büyük Selçuklu sanatında hat (yazı), minyatür, ahşap ve taş oymacılığı, çinicilik, maden işleme, cilt ve çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti. Zamanla yayıldığı bölgelerdeki Farsi kültürü benimsesiği yönünde görüşler de vardır..

Büyük Selçuklu Devleti


Büyük Selçuklu Devleti, Oğuzların Üçok kolunun Kınık boyuna mensup kişileri tarafından ortaya çıkmıştır. Devlet, ismini Oğuzlar devletinde önemli bir otoriteye sahip olan Selçuk Bey’den almıştır. Selçuk Bey’in hayatını kaybetmesinden sonra, yerine oğlu Arslan Yabgu geçmiştir. Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmut tarafından yakalanarak Hindistan topraklarında esir edilmesinin ardından Gaznelilerle Büyük Selçuklu Devleti arasında soğuk yılların geçmesine sebep olmuştur.

Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi

Arslan Yabgu’dan sonra Tuğrul Bey yönetimi eline aldı. Çağrı Bey’da Tuğrul Bey’in yönetici yardımcısı olarak görev yapmıştır. 1040 senesinde Dandanakan Savaşı sonucunda Gaznelilerin kaybetmesiyle birlikte Büyük Selçuklu Devleti resmi olarak kurulmuş oldu. Bu seneler içinde ilk defa Bizans İmparatorluğuyla mücadele eden Selçuklu Devleti, 1048 senesinde yaptığı Pasin Savaşı Bizans ve Ermeni mağlubiyetiyle noktalandı.

Bu savaştan sonra Abbasi halifesinin kendisinden yardım talep etmesi üzerine 1055 senesinde Bağdat’a giden Tuğrul Bey, bu topraklar içerisinde bulunan Büveyhoğulları yönetimine son verdi. Bu yardımından dolayı Abbasi yönetimi ona “doğunun ve batının hükümdarı” lakabını taktı. Bu sayede İslam dünyasının liderliği Türklere devredilmiş oldu. Tuğrul Bey 1063, Çağrı Bey ise 1060 yıllarında hayata veda etmişlerdir.

Alparslan Dönemi

Tuğrul Bey öldükten sonra yerine geçen Alparslan, ilk olarak iç isyanları bastırdıktan sonra gözünü batıya dikti. Gürcistan topraklarını işgal ederek bazı generallerini Anadolu için görevlendirdi. Doğu Anadolu’ya seferler düzenleyerek Ani ve Kars kalelerini ele geçirdi. 1071 senesinde Malazgirt Savaşı’nda Bizans Ordusunu mağlup etmeyi başardı. Bu savaşın ardından Anadolu’da ilk türk beyliklerini meydana çıkaran Alparslan 1072 senesinde bir seferi sırasında esir alınarak öldürüldü.

Melikşah Dönemi
Büyük Selçuklu Devleti en güzel senelerini Melikşah döneminde geçirdi. Fakat Melikşah’ın vefatının ardından başta 25 senelik bir dilim Fetret devri geçiren Selçuklular, Sultan Sancar tarafından 1117′de tekrardan düzene girmeyi başardı fakat 1141′de Katvan Savaşı’nda Moğollara mağlup olarak çok fazla güç kaybettiler. Öldürücü darbeyi ise 1157 senesinde Oğuz Boyları saldırıyla yaşadı ve yıkıldı.



Kayanak : Wikipedia
[Resim: 147420624042431.png]

Sivas Kongresi Beyannamesi’nde Alınan Kararlar

Milli sınırlar içinde bulunan vatan bir bütündür; birbirinden

ayrılamaz.*Kuva-yı Milliye’yi yetkili ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.
Osmanlı ülkesinin herhangi bir kısmına yapılacak müdahale ve işgal

Ermenilik, Rumluk teşkili gayesine yönelik hareketlere toptan karşı konacaktır.
Azınlıkların her türlü güvenliği sağlandığından siyasi egemenlik ve toplum

dengesini bozacak ayrıcalıklar verilemez.
İstanbul hükümeti, bir dış baskı karşısında topraklarının herhangi bir

parçasını bırakmak zorunda kalırsa, buna karşı bütün tedbirler alınır ve

kararlar verilebilir.
Mondoros Mütarekesi imzalandığı tarihte sınırlarımız içinde bulunan, halkı

Müslüman olan topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza

saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz hale getirilmesini

bekleriz
Devletin bağımsızlık ve bütünlüğü saklı kalmak şartıyla topraklarımızı ele

geçirmek isteği olmayan herhangi bir devletin ekonomik, teknik ve sınaî

yardımlarını memnuniyetle karşılarız
Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisinin derhal toplanması

mecburidir.
Millî vicdandan doğan cemiyetler birleşmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Bu cemiyet her türlü fırkacılık cereyanlarından,

şahsi ihtiraslardan uzaktır. Bütün Müslüman vatandaşlar bu cemiyetin tabii

üyesidirler
Umumi Kongre tarafından kutsal gayelere erişmek, bunları takip etmek için

bir Temsil Heyeti seçilmiştir.

Kongre’deki Kararların Sadeleştirilmiş Hali

Osmanlı Devleti ile itilaf Devletleri arasında yapılan Ateşkes Anlaşması’nın

imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında

çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları

birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiç bir sebeple ayrılmaz

bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı

hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına

saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.
Osmanlı toplumunun bütünlüğü, milli istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve

Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuva-yı milliye’yi etkili ve milli

iradeyi hâkim kılmak esastır.
Osmanlı topraklarının herhangi bir parçasına karşı yapılacak müdahale ve

işgale ve özellikle vatanımız içinde müstakil birer Rumluk ve Ermenilik

kurulmasına yönelik hareketlere karşı, Aydın, Manisa ve Balıkesir Cephelerindeki

milli cihatlarda olduğu gibi, elbirliğiyle savunma ve direnme esası meşru kabul

edilmiştir.
Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız, bütün gayr-i müslim

azınlıkların her türlü hakları bütünüyle mahfuz bulunduğundan, bu azınlıklara

siyasî egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul

edilmeyecektir.
Osmanlı Hükümeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir

parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile

vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve

kararlar alınmıştır.
İtilaf Devletleri’nce Ateşkes Anlaşması’nın imzalandığı 30 Ekim 1918

tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu,

kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlarda bulunduğu ve bir bütün teşkil

eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar

üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna

aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar

alınmasını bekleriz.
Milletimiz insani, muasır (çağdaş) gayeleri yüceltir, teknik, sınaî ve

ekonomik durumu ve ihtiyacımızı takdir eder. Böylece devlet ve milletimizin iç

ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, altıncı

maddede yazılı sınırlar içinde, milliyet esaslarına saygılı olan ve

memleketimize karşı istila emeli gütmeyen herhangi bir devletin teknik, sınaî,

ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli ve insani şartları(ın

gerçekleşmesi), bir barışın acilen kararlaştırılması, insanlığın selameti ve

dünyanın esenliği adına, en has milli emelimizdir.
Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi

dönemde İstanbul Hükümeti’nin de milli iradeye bağlı olması zaruridir. Çünkü

milli iradeye dayanmayan herhangi bir hükümetin keyfi kararlarına milletçe baş

eğilmediği gibi, böyle kararların dışta da muteber olmadığı ve olamayacağı,

şimdiye kadar geçen olaylarla ve sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Böylece, milletin

içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına

gerek kalmadan, İstanbul Hükümeti’nin milli meclisi hemen ve hiç zaman

yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı

bütün kararları milli meclisin denetimine sunması mecburidir.
Vatan ve milletimizin maruz kaldığı zulüm ve elemler ile ve hepsi aynı amaç

ve maksatla milli vicdandan doğan vatansever ve milli cemiyetlerin

birleşmesinden oluşan genel topluluk, bu kez “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk

Cemiyeti” adını almıştır. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsi

ihtiraslardan uzaktır ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu

Cemiyet’in tabii üyeleridir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919 tarihinde

Sivas’ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel

teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il

merkezlerine kadar bütün milli teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.

Mustafa Kemal’in Açılış Konuşması

“Muhterem Efendiler: Yurdun ve Ulusun kurtuluşunu amaçlayan zorunlu nedenler,

sizleri bunca sıkıntılar ve engeller karşısında Sivas’ta topladı. Yiğitçe

davranışlarınızı kutlar, hoş geldiniz demekle, mutluluğumu açıklarım.

Efendiler; Bilinmektedir ki, ulusların insanca haklarına dayanan, söz vermeler

üzerine 30 Ekim 1918’de İtilaf devletleri ile bir antlaşma yapıldı, ulusumuz,

hakça bir barışa kavuşacağını umdu. Halbuki bu antlaşma hükümleri, bütün

yurdumuza ve ulusumuza karşı, kötüye kullanışlarla, baskılarla, zorlamalarla

uygulanmaya başlandı. İtilaf devletlerinden yüz bulan ülkemiz Hrıstiyanları

ulusumun onuruna dokunan çılgınca davranışlara giriştiler. Batı Anadolu’da

İslam’ın namusu uğruna koruması gereken kutsal yerlerine kadar sokulan Yunan

zalimleri İtilaf devletlerinin hoşgörüleri üzerine canavarca kötülükler

yaptılar.

Doğuda Ermeniler Kızılırmak’a kadar genişleme hazırlıklarına giriştiler,

şimdiden sınırlarımıza kadar dayanıp toptan yok edip öldürme politikasını

gütmeye başladılar. Karadeniz kıyılarımız da Pontos Krallığı hayalinin

gerçekleştirilmesine çalışıldı; Adana, Antep, Maraş ve Konya yakınlarına kadar

gelen işgalciler Antalya’ya da girdiler. Trakya’da işgal bölgesi içine alındı.

Saltanat tahtının yeri ve Halifeliğin merkezi olan İstanbul ise, Hükümdar

saraylarının içine kadar eline düştü. Bütün bu haksız saldırışlara karşı

İstanbul’daki hükümet, belki tarihte bir benzeri daha görülmemiş bir katlanma

ile sustu; her zaman için güçsüz, kararsız, dermansız kaldı. İşte bu haller

ulusumuzu silkinip uyanmaya sürükledi. Artık ulusumuz pek güzel anladı ki,

itilafçı devletler bu yurtta kutsal varlıklarına ve ulusal kaderine sahip

çıkacak bir gücün, bir isteğin olmadığına iyice hükmetmişler ve akıllarına

geleni işlemişlerdi. Bu yersiz sanı yüzündendir ki cansız bir ülke, kansız bir

ulus neleri hak etmişse hepsini hiç çekinmeden uygulamaya koyuldu. Buna karşı

boyun eğip teslim olmuş görünmek, tam çöküntüden başka bir sonuç vermeyecektir.

Efendiler; Ulusumuzun sizler gibi uyanık ve şerefli kişileri, görünüşün kaygılı

karanlıklarından umutsuzluğa düşmediler, çünkü onlar bilirler ki, tarih bir

ulusun varlığını hiçbir zaman inkar edemez, çünkü onlar kuvvetli bir iman ile

inanırlar ki haksız bir görüşle yurdumuza ve ulusumuza karşı verilen hükümler,

ortaya sürülen kanılar, er geç iflas edecektir.

Efendiler; İtilaf devletlerinin haksızlıkları ile İstanbul hükümetinin

güçsüzlüğü ve haksızlığı karşısında ulusumuz, varlığını belirtmek ve bu

saldırılara karşı namusunu ve bağımsızlığını korumak gerektiğine hükmetmek

zorunda kaldı. Bilindiği gibi doğuda geçen savaşın her türlü kaygısını çekmiş ve

hele Ermenilerin vahşice zulmüne uğramış, yaslı sınır illerimiz ulusal

bağımsızlığı, ulusal onuru kurtarmak amacı ile Müdafaa-i Hukuk-u Milliye (Ulusun

Haklarını Savunması) gibi dernekler kurdular, doğudan ve güneyden gelecek

tehlikeyi sezinleyen Diyarbakır ilimizde de Müdafaa-i Vatan (Yurt Savunması)

derneği kuruldu.

Batıda Yunanlıların saldırısı göz önünde tutularak kurulmuş olan (Ulus Haklarını

Savunma Derneği) Yunanlılar’ın topraklarımıza ayak basması üzerine buraları

Yunanistan’a katma düşüncesini reddetmek için ayaklandı.

Trakya’da ve Kilikya (Çukurova)’da ulusal dernekler kuruldu, kısacası doğu ve

batıdan yükselen ulusun sesi Anadolu’nun en uzak köşelerinde bile yankı buldu.

Böylece ulusal dernekler düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek direnci ile

ulusal bilincin şahlanmasından doğmuş birer eşsiz kuruluş oldular. Bu yolla

yüzyıllardan beri bağımsız yaşayan ulusumuz varlığını dünyaya göstermeye

başladı.

Efendiler; Ulusça kurtuluş çaresinin ancak kendi içinde kendi gelişmesinden

doğacağı kanısı gerçekleşince, belli telikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu

illeri Erzurum Kongresi’ni toplantıya çağırdı, bu sırada idi ki yapılan

yazışmalar, ortaya çıkan olaylar ve kendini gösteren gerçekler karşısında bütün

yurdun bir bütün halinde kurtuluşunu amaç edinen Sivas Kongresi, bugün sayın

topluluğumuzun kurduğu bu genel kongre, daha 21 Haziran 1919 tarihinde

kararlaştırıldı.

Efendiler; Burada büyük bir üzüntü ile yüce topluluğunuza bildirmek zorundayım

ki ülkenin ve ulusun kutsal varlıklarını korumakta güçsüzlükten, miskinlikten

başka bir şey göstermemiş olan İstanbul hükümeti, ulusu hep yenilmiş, bitmiş

göstermek gibi düşmanlarımızın çıkarına işleyen aykırı davranışlarda ancak

gücünü gösterebildi. Bu hal ulusal tarihimizde elbette İstanbul hükümeti

hesabına lekeli bir sahifedir.

Teşekkür olunur ki, efendiler, ulus ve ulusal gücün tam dayanağı olan şerefli

ordumuz o hükümeti uyarmakla birçok büyük zarar da önlenmiş oldu, yine de bu

halin ulusal davranışta birçok gecikmelere ve duraklamalara sebep olduğu

unutulamaz.

Hatırlarda olacak ki, Sivas Genel Kongresi’ni şereflendirmeleri için 22

Haziran’da yapılan çağrıda, Erzurum Kongresi’nden söz açılarak orada 10

Temmuz’da toplanılacağı belirtilmişti. Batı Anadolu delegelerinin o zamana kadar

Sivas’a ulaşabilecekleri sanılıyordu. Böylece Erzurum Kongresi üyelerinin de

Sivas’taki toplantıya katılabilecekleri düşünülmüştü, halbuki Sivas’ta toplantı

ancak bugün gerçekleşebildi, aradan bir aydan çok zaman geçti, bu uzun süre

içinde Erz urum Kongresi Delegelerini bekletip durmaktan ise, herkesin kavrayıp

katıldığı amaçlar ve esaslar üzerinde konuşulup kararlara varılması uygun düştü

ve sonradan delegelerin seçildikleri yerlere dönüp alınan kararları uygulamaya

girişmeleri yeğ görüldü. Erzurum Kongresi ve dolayısıyla Doğu Anadolu adına

Sivas Kongresi’ne katılmak üzere (Heyet-i temsiliye) diye yetkili bir toplulukta

seçilip görevlendirildi.

Erzurum Kongresi’nin bildirisinden ve tüzüğünden başka gizli kalmış hiçbir karar

yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşa’nın Paris gezintisinden sonra yayınladığı,

Anadolu’da karışıklık olduğunu bildiren genelgesi büyük üzüntü ve tiksinti ile

okunmuş, gerçeğe uymayan ülkenin ve ulusun çıkarlarına zarar veren bu bilgisizce

bildirinin hemen tezkibi kendisinden şiddetle istenmiştir. İstenen bir şey de

milletvekilleri seçiminin çabuklaştırılmasıdır. Erzurum Kongresi yalnız Doğu

Anadolu delegelerinden kurulu olduğu için yetkisini bu çevre içinde sıkışmış

görmekle yetinmiştir. Ancak Batı Anadolu ve Rumeli delegelerinin katılması ile

verilebilecek yetki ve tüm bir yetkinin kullanılmasını sizin sayın

topluluğunuzun gerçekleşmesi koşuluna bağlı gördü, bu yüzdendir ki Doğu

Anadolu’da ulusal derneklerin birleşmesinden doğan topluluğa ad koyarken “Doğu

Anadolu” deyimi kullanılmıştır. Durup dururken Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

ya da Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adlarını kullanmak ve bütün Ulusun

hakları adına kendi kendini yetkili görmek doğru olamazdı, böyle yapılsa idi

İstanbul’da olduğu gibi 5-10 kişinin bir araya gelerek bütün ulusun yetkili

vekilleriymiş gibi asıl yetki sahibi ulusla ilgisiz davranışları bir bakıma

tekrarlanmış olurdu.

Bununla birlikte efendiler, Erzurum Kongresi bütün ülkenin ve ulusun birleşip

anlaşması uğruna, Doğu Anadolu illerinin başka illerimizle her zaman işbirliğine

hazır olduğunu belirtmeyi kararlarının başında saymıştır. Elbette yüce

varlığınızla kurulmuş bulunan bu Sivas Kongresi, yurdumuzun ve ulusumuzun

bölünmez bir bütün olduğunu gerektiği gibi ortaya koyup ispatlayan kararları

alacak, esasları koyacaktır.

Efendiler; Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen ulusal

dilekler karşısında İstanbul Hükümeti’nin daha ilk günden baştan savma

davranışları, sorunları Anayasaya aykırı inatçı direnişleri son günlerde ulusal

akımın etkisi ile çok gevşemiş, durumdadır. Seçimler için emir de verildiğini

biliyorsunuz, bunun gerçekleşmesi, Tanrı’nın izni ile sizin davranışlarınız ve

direnişleriniz ile sağlanacaktır. Ancak, seçim başlayıp bitmeden önce, bir ya da

birkaç yabancı memleketin mandasını kabullenmek gibi doğrudan doğruya

yaşayışımız ve bağımsızlığımız la ilgili bir olup bittiye gidilmek söz

konusudur.

Ulusal Meclis’in daha toplanmamış olduğu bir sırada yabancıların kuşatıp

sıkıştırdığı, bağımsızlığını yitirmiş İstanbul Hükümeti’nin tek başına uygunsuz

bir karar alması ya da ulusal dileklere uymayan yabancı önerileri hoş görüp

kabullenmesini hesaba katarak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin birbiri ardı sıra

birbirinden daha yetkili, toplanmış olması herhalde iyiliğin ve esenliğin

muştusuur. Sözlerime son verirken, yurdun ve ulusun kurtuluş ve yükseliş amacına

bağlı olan topluluğumuzun hayırlı ve başarıya ulaşmasını Yüce Tanrı’dan yardım

dilerim.
Delegelerin Kongredeki Yemin Metni

Makam-ı Celil –i Hilafet ve Saltanat’a, İslamiyet’e, devlete, millete ve

memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına

binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-i şahsiye ve siyasiyeden

ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve

Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım

namına yemin ederim
Sümer Atasözleri

[Resim: 146574418614121.png]

Sümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer AtasözleriSümer Atasözleri
[Resim: suemer-atasoezleri47nka9.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri1n7kb3.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri2qykd0.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri3vbj43.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri5mnkv9.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri6n6js7.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri7qzk0z.jpg]

[Resim: suemer-atasoezleri84okpp.jpg]

Uygur Hakanlığı

Uygur Kağanlığı (Çince: 回纥), 742 - 840 yıllar arasında varlığını sürdüren Türk Kağanlığı. Uygur soylularının yönetimi altında oluşmuş bir kabileler federasyonuydu.

Uygur Devleti


Çin kaynaklarında haesoqq, Vei-hoooh, Hui-ho, Hueu-hu, Wei-wu vb. şekilde görülen Uygur adının anlamı 974'te yazılan Çince bir eserde şahin süratiyle dolaşan ve hücum eden şeklinde açıklanmaktadır. Fakat bunun bir yakıştırma olduğu bellidir. Etimolojik olarak Uygur adının uy (takip etmek)+gur (Salgur gibi) tarzında ortaya çıktığı ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde kullanılan Türkçe'de de "takip etmek" manasındaki eylem kökünün "ud-" biçiminde olduğu antitezinden hareketle sözcüğün oy (oymak, baskı yapmak) + gur ve kuvvetli bir olasılıkla uy (akraba, müttefik)+ gur şeklinde türediği savunulmaktadır. Nitekim tarihsel süreçte ortaya çıkan "On Uygur" federatif adının "On Müttefik" manasına kullanılmış olma olasılığı tarihsel gerçeklik açısından ağır basar.

Uygur adıyla ilgili bir diğer mes'ele ise İslam kaynaklarında her zaman ve Çin kaynaklarında bazen kendilerine verilen Dokuz Oğuz adının kökeni ve ne şekilde ortaya çıktığıdır. Aslında Uygurlar'dan ayrı bir budun (boylar birliği, ulus) olan dokuz Oğuzlar, Göktürk siyasî otoritesinin dayandığı topluluk idi. Bu anlamda ayrı bir etnik yapı oluşturmayıp bizâtihî Türk budununu oluşturan boylara verilen isimdi.

Zaten Çin kaynaklarında kendilerinden Türklerin dokuz kabilesi, Göktürkler'den ise "dokuz kabilenin Türkleri" diye bahsedilmesi; nitelik yönünden benzerliği ortaya koymaktadır. İşte bu Dokuz Oğuz boylarına -başka bir deyişle- dokuz adet Oğuz boyuna, dokuz oymaktan oluşan- Uygur boyunun eklenmesiyle "On-Uygur" denilen siyasal birlik ortaya çıkmıştır ve böylece Uygur adı ile Dokuz Oğuz adı birlikte ve bazen karıştırılarak kullanıla gelmiştir.

Kuruluş Dönemi

Orhun Irmağı kıyısında başkenti Ordu-balık kentini kuran ilk Uygur Kağanı Kutluk Bilge Kül iki yıllık bir hükümdarlıktan sonra 747'de öldü. Yerine oğlu Moyen-çor(747-759) kağan oldu. Moyen-çor'un etkinliklerini Orhun-Selenga ırmakları arasındaki Şine-usu Gölü yakınında diktirdiği "bengü taş"'tan izlemek mümkündür. Buna göre öncelikle aralarında hep yakın ilişkiler olan Dokuz Oğuz boylarını derledi. Ardından Orhun-Ötüken bölgesinin etrafında konan göçen ve Türkçe konuşan boyları denetimi altına alma politikası gütmeye başladı. Bu çerçevede, kuzeyde Yenisey Irmağı havalisindeki Kırgızlar'la, Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasında bulunan Karluklar ve onlara yardım eden daha batıdaki Türgişler'le, Yenisey, Obi ve İrtiş ırmakları arasında bulunan Basmıl, Dokuz Tatar ve Çikler'le savaşmış, bunların tamamını kendi kağanlığına bağlamıştır. Bu arada savaştığı boylar arasında belirtilen Sekiz Oğuzlar'ın Göktürkler'in etrafa dağılma sürecine giren asal budunu olma olasılığı yüksektir. Böylece Türk soylu boy ve budunları denetimine alan Moyen-çor Uygur Kağanlığını sağlam temellere oturtmuş bulunuyordu.681-744 yıllar arasında faaliyet göstermiş bir Türk devletidir.

Gelişme dönemi

Uygurlar'ın Orta Asya politik sahasında etkinleşmesi yüzyılın ortalarına doğru tırmanan Arap-Çin rekabetiyle ilintilidir. Taraflar kozlarını 751 yılında Talas Irmağı kenarında yapılan savaşla paylaşmışlar, Karluklar'ın da desteğini alan İslam kuvvetleri Çin ordusunu dağıtmıştır. Çin'in, Göktürk Kağanlığı'nın çöküşü ile yayılma ve nüfus etme olanağı bulduğu Tarım Havzası'nı (Bugünkü Doğu Türkistan) tamamen boşaltmasına -bu boşluğu Uygurlar doldurdu; bütün Tarım Havzası Uygur kontrolüne girdi- yol açan bu yeni durum, Çin'de sonu gelmez olaylar çıkmasına sebep olmuştur. Bu olayların en önemlisi Soğu kökenli olup-annesi Göktürk-, Çin ordusunda etkin pozisyonda bulunan An-lu-şan adındaki bir komutanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang ve Çang-an'ı zaptetmesiydi. Moyen-çur, Tang imparatoru (o dönemde Çin'i yöneten hanedan) Su-tsung]'un yardım çağrısına olumlu yanıt verdi. Çin'e giren Moyen-çor başkentleri geri almakta zorlanmadı. Bunun Çin'e maliyeti hiç de azımsanamayacak derecedeydi: 20 bin top ipek ve hatun adayı bir prenses.

Gerileme ve Çöküş


Alp Kutluk Bilge ve ardılları olan ve neredeyse tamamı Ay Tengri'de kut ya da ülüg bulduklarını belirten adlar taşıyan kağanlar döneminde Tibetliler'in Çin'e baskısı iyice arttı. Üstelik bu kez Beş-balık havalisine hakim olan Şa-to Türkleri ile de ittifak kuran Tibetliler, Uygurlar'ın Çin ile aralarında kurduğu ticari, siyasî ve askerî dengeleri sarsmaktaydı. Hattâ bazı kağanların devrilmesinde Tibetliler'in Çin'e yaptıkları akınların önlenememesi etkili oluyordu. Bir ara Ediz boyundan Kutluk Kağan döneminde (795-805) refah ve huzur seviyesine çıkıldıysa da Tibetliler'in Doğu Türkistan'a sızmaları ve Kırgızlar'ın kuzeyden baskıları devletin sonunu getirdi. Maniheizm'nin gittikçe yaygınlaştığı anlaşılan ve toplum yapısı iyice değişen Uygurlar'ın hemen yanıbaşında bulunan, göçebe savaşçı özelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Kırgızlar; 840 yılında Ordu-balıg'ı basarak son Uygur kağanı Ho-sa'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar, yurtlarını terk ederek Karluk ülkesine (Çungarya), Kan-çou'ya ve yoğun bir şekilde İç Asya/Tarım havzası'na göç ettiler

Kültür

Türk boyları arasında tarım toplumunun ilk örnekleri bu dönemde görülür. Tarım yapabilmek için şehirler kurulmuştur. Göçer hayatın izin vermediği kültür birikimi sağlanmıştır.[3] Günümüz Türk devletlerine varan birçok özellik ilk olarak Uygurlarda görülür.[4] İbn FadlanDönemin seyyahlarında Uygur kültürünün zenginliğinden bahsedilmiş, birçok dinin bir arada yaşaması betimlenmiştir. Türklerin ata dini olan tengricilik ile budizm, maniheizm, nesturi hristiyanlık bir arada ve problemsiz şekilde yaşamaktaydı.[5] Devlet özellikleri açısından Çinlilerce ilginç bulunup, incelemek için elçiler yollanıyordu. Budizme geçiş de Çinli elçiler vasıtasıyla olmuş, Uygurlar diğer kültürler altında ezilmemek için dünyada pek kabul görmeyen maniheizmi tercih etmiştir. Sonunda budist yoğunluklu, diğer dinlerin de rahat yaşandığı bir devlet ortaya çıkmıştır.[6][7] İlk hukuk, sivil örgütlenme, vergi, spor, müzik terimler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bozkır hayatının anarşik yapısına karşılık Uygurlarda hoşgörü ve refah içinde yaşanıyordu.[8] Bu özellikler o dönemden kalan binlerce hukuk, sivil ve devlet yazmalarında görülebilir.

Hükümdarlar



Kutluk Bilge Kül Kağan (Gulipeilo, Guli-pei-lo veya Ku-tu-lu Pi-Chia Chüeh Ko-han) (744-747), Tang Hanedanı tarafından kendisine gä Kül Qağan) (747-759) Gulipeilo'nun birinci oğlu Moyunçor Kağan,
Tengri Kağan (Tängri Qağan) (759-779) Gulipeilo'nun ikinci oğlu Bögü Kağan,

Tengri Kağan 762 yılında Mani (یین مانی Āyin e Māni; 摩尼教, Móní Jiào) dinine dönmüş, daha sonra yeğeni Tun Bağa Tarkan tarafından öldürülmüştür.

Alp Kutluk Bilge Kağan (Alp Qutluğ Bilgä Qağan) (Tun Bağa Tarkan) (779-789), 788 yılından sonra Çinliler Uygurlara Huihe (回紇 huíhé) yerine Huigu (回鶻 huígu) ismini vermişlerdir,
Külüg Bilge Kağan (Külüg Bilgä Qağan) (789-790) Alp Qutluğ'un birinci oğlu,
Kutluk Bilge Kağan (Qutluğ— Bilgä Qağan) (790-795) Alp Kutluk'un ikinci oğlu, yaşı küçük olduğundan ülkeyi general Kutluk yönetmiştir.
Ay Tengride Ülük Bulmış Alp Kutluk Bilge Kağan (Ay Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Qutluğ Uluğ Bilgä Qağan) (795-805),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Külüg Bilgä Qağan) (805-808),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängri-dä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (808-821),
Gün Tengride Ülük Bulmış Alp Küçlük Bilge Kağan (Kün Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Küčlüg Bilgä Qağan) (821-824),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (Kasar Tegin) (824-832),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Külüg Bilgä Qağan) (832-839) yardımcısı Kürebir'in batı'dan gelen Şato üç Türk boyları ile işbirliği yaptığını duyunca intahar etmiştir, ayrıca 839 yılında çok sert kış olmuş hemen hemen tüm hayvan sürüleri yok olmuş, Uygurların yaşam koşulları çok zorlaşmıştır.
Wuzong (Luji Qasar) + General Külüg Bağa (839-840).[9]

[Resim: i15018bgwk97.png]


Orhun kitabelerinde, ilk defa, 717 yılındaki ayaklanmalar münasebetiyle zikredilen Uygurlar Çin kaynaklarında adlarının türlü şekilleri ile anılmışlardır: Hoei-ho, Vei-ho, Hui-ho, Huei-hu, Wei-wu vb. Uygur adının manası, 974'de tamamlanan Çince Kiu Wu Tai adlı eserde "şahin sür'ati ile dolaşan ve hücum eden" diye açıklanmaktadır. Di er taraftan, kelimenin etimolo-gique olarak "uy (takip etmek) + gur" tarzında (Sal-gur gibi) meydana geldi i ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde Türkçede "takip etmek" manasındaki fiil kökünün "ud+" oldu u belirtilerek, Uygur adının "Oy (oymak, baskı yapmak)+gur" çeklinde açıklanabilece i veya daha kuvvetli bir ihtimal ile bu adın Türkçe "Uy(akraba, müttefık)+gur" olabilece i ve dolayısiyle "On-Uygur" deyiminin de "10 müttefik" manasında olması gerekti i bildirilmektedir. Çin kaynaklarında Asya Hunları'ndan indikleri bildirilen Uy-gurlar bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kaoche) adı ile görünmekte olup, 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygur toplulu u o tarihlerde, bütün Yukan-Orta Asya'yı kapladı ı anlaşılan Töles'lerin bir kısmını meydana getirmiştir ki, I. Gök-Türk hakanlı ı ça ında bu durumu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırma ı etrafında oturuyorlardı. 7. asrın ilk çeyre inde 6 kabileden kurulu Sir Yen t'o birli ine katılmışlar sonra P'u-ku, Tongra, Bayırku, Ediz ve Po-si adlarındaki 5 kabilesi de Uygurlar ile "ittifak ederek" hepsi "Uygur" adını almışlardır. Beyleri "Erkin" ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bildiriliyor. I. Gök-Türk hakanlı ının çöküntüye do ru gitti i yıllarda böyle görünen Uygur beyli i Er-kin T'e-kien tarafından idare edildi. Ölümü üzerine yerine o lu P'u-sa geçirildi. Tarduç başbu u (I-nan?) ile işbirli i yaparak Kagan Kei-li'nin o lu kumandasındaki Do u Gök-Türk ordusunu ma lüp eden (630'a do ru) P'u-sa zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa, P'u-sa'nın annesi Vu-lo-hun'un ciddili i ve töre hükümlerini uygulamaktaki titizli i sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman "Erkin" yerine "ıl-teber (el-teber, Çincede Ch'i-li-fa ~ K'i-li-fa ~ Sse-li-fa ~ H?ie-li-fa ~ Hie-li-fa) ünvanı kullanılma a başlandı. Merkezi Tola nehri havalisinde olan îl-teber T'u-mi-tu, Tar-duş'ların arazisini alarak ve "9 O uz" boylarını kendine ba layarak ("On-Uygur") ülkesini genişletti, sonra güneye Huang-ho'ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede "Ulug îl-teber" olarak Çin imparatoru tarafından tanındı (646); sonra ülkesini, Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve sonunda Çin'in tahriki ile öldürülen Tu-mi-tu(648 )'nun o lu P'o-yun, On-ok'lar "kagan"ı Ho-lu karşısında üstünlük kazanarak Taşkent yakınlanna kadar ilerledi (656). Ondan sonra yerine geçen kızkardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur beyli i nihayet ılteriş Kagan tarafından Gök-Türklere ba landı. Anlaşılıyor ki, Kapgan ve înel zamanındaki isyanlarda da ılan O uz birli ini toplayarak yine bir tlte-berlik durumuna giren Uygur boyu 740'larda Hakanlı ın Yabgu'lu u haline gelmişti
745'de, Gök-Türk iktidannı yıkarak, Ötüken'de devlet kuran Uygurlar şu 9 urug'dan meydana gelen bir birlik idi: Yaglaqar\yaglakır - hakan uru u (ihtimal yagıla + qır=düşman ile savaşmak)/; Hıı-tu-ko (Uturqar ihtimal ut (kazanmak) + r + gar); Hu (Kiu-lo-vu (po)= Kürebir); Küremür (ihtimal Küre (korunmak) + bir); Mo-ko-si-ki (Bagasıgır?); A-vu-çö (Ebirçeg veya Abırçak?); Hu-vu-su; Yo-vu-ku (Yagmur-qar); Hi-ye-vu (Ayavire/Ayabi-re=Ayamur, Aymur (yagmur, küramür gibi), krş. O uz Eymür boyu=şerefli, itibarlı) Bu uruglardan kurulu Uygur kabilesinin (boy'unun) idaresi altındaki Dokuz-o uz birli inin (bodun'unun) kabileleri de şunlardı:
P'u-ku (Buku, Tiirkçe unvan), Hun (Qun), Pa-ye-ku (Bayırku), T'ung-h (Tongra), Sse-kie (Sıqar), K'i-pi, A-pu-sse (Po-si= Si?), Ku-lun-vu-ku, A-tie (Ediz) Görüldü ü üzere, On-Uygur diye anılan birlik467 9 adet O uz b-yuna, -9 urugdan kurulu- Uygur boyunun ilavesiyle meydana gelmişti. Orhun'da Uygur "ordu"sunu (başkentini) ziyaret eden müslüman Tamîm de, hükümdardan başka, herbirinin 13'er bin savaşçısı bulunan 17 başbu dan (Bey?) bahsetmiştir. Demek ki, bunun 9'u O uz boy'u başbu u, 8'i de (hükümdarın uru u hariç) Uygur urugu başbu u idi. Uygur boyu idaresindeki 9 kabileye, Basmıl ve Karluk boylannın katılması ile birlik sayısı 11 oldu. Bir Çin kayna ına (Kiu T'ang-shu) göre de Uygur hakanlı ı 11 "vali" tarafından idare edilmekte idi.
Orhun kıyısında başkenti Ordu-balık şehri (sonraki Karabalgasun yakınında)'ni kuran ilk Uygur hakanı Kutlug Bilge Kül 747'de öldü. Yerine o lu Moyen-çor (Bayan-çor?) kagan oldu ("Tanrıda bolmış îl-Etmiş Bilge kagan". 747-759). Orhun-Selenga nehirleri arasında şine-usu gölü yakınındaki, Uygur hakanh ının ilk devri için mühim olan kitabeden anlaşıldı ına göre, hakan Moyen-çor Dokuz-o uz'ları toplamış, kuzeyde Kırgız'larla, batıda Karluk'lar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllarla, Sekiz-O uz, Dokuz-Tatar ve Çik'lerle savaşmış, bunlann hepsini kendine ba lamış, hakimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, îç-Asya ve Kerulen'e kadar yaymış; o ullannı yabgu, şad tayin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu. Karluklar tarafmdan desteklenen îslam kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi(751)'nde Çinliler a ır ma lübiyete u ramış, Tarım havzasının Uygur'lara geçmesini sa layan ve Çin'in Orta Asya'dan çekilmesini sonuçlandıran bu savaş üzerine, Çin'de büyük hadiseler olmuştu ki, bunların en mühimi, Türk anadan do an An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang (756) ve Lygur tuccarlarının Çin'de tahakkumlerinden do an bazı anlaşmazlıklar gi-deriidi. Yerine o lu "Ay Tanrıda kııt bıdmış Knlüg Bilge Kagan" (789-790) ve sonra bunun o lu Kutlııg Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin'e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beç-balık havalisinde bulunan şa-t'o Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı. Çin'i korumayı iktisadî ve kültürel sebeplerle gelenek haline getirmis olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. îtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken'de karışıklık çıktı. Fakat 795'de hakan olan, Ediz boyundan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutlug (795-805. Ay Tanrıda ülüg bulmış Alp Kutlug Bilge Kagan) ile, sonraki "Ay Tanrıda, kut bulmuş Külüg Bilge" (805-808 ) zamanlannda bir huzur devri açıldı. ıktisadî faaliyet gelişti. ıç-Asya'nın mühim ticaret çehirlerine nüfuz edildi. Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan "Ay Tannda kut bulmuş Alp Bil-ge" (808-821)'den sonra, "Ay Tanrıda ülüg bulmış Küçlüg Bilge" (821-833) ihtimal "Kara-balgasun kitabesi"ni diktiren hakandır ki, hükümdarlı ı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlı a ba lı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta So d bölgesine kadar ticari münasebetlerini geliştirmiştir. Fakat, sonra memlekette huzursuzluk başgösterdi. Hakan öldürüldü, ye eni "Ay Tanrıda kut bulmuş Alp Küliig Bilge Kagan" (833-839) da bakanının tahrik etti i bir isyanda telef oldu. Gittikçe koyulaşan Maniheizm tesirleri dolayısiyle Uygurlardaki gevşemeye karşılık Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde beliren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklanna girdiler, başkent Ordu-balık'ı zaptederek son hakan Ho-sa(839-840)'yı öldürdüler, ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlannı terkederek Karluk ülkesine, Çin sınırlanna ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulundu u ıç-Asya'ya göçtüler.
Hakan ailesine mensup iki kardeş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında başlarında, kendi-eri tarafından "kagan" seçilen Vu-hi Tegin (841-846)'in bulundu u Uygurlar bir müddet bazan Kırgızlar, bazan Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı (Kan-su'da) Çin tabiiyetine girerken, di erleri Pang Tegin idaresinde batıya Karlukların ve öteki Türk boylarının yurtlarına do ru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık "Bozkır Türk Devleti"nden farklı idiler ;hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasi çatışmalara girmemiş, başta çin hükümetleri olmak üzere , başta Çin hükümetleri olmak üzere komşularıyla dostluk ve ticaret ilişkilerini sürdürme i tercih etmiştir.


Kaynakça

^ "Ankara'nın Başkent Oluşunun 89. Yılı Kutlu Olsun" (WMV). ttk.org.tr. 2012. Erişim tarihi: 16 Ocak 2013.
^ İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat Yayınları, İstanbul, Eylül 2014, s.125-132
^ Jean Paul Roux Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınları, 2007, 23
^ Ümit Hassan Osmanlı / Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye İletişim Yayınları, s.112
^ İbn Fazlan Seyahatnamesi, Çev. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi
^ Özkan İZGÇin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, TTK Yay. İ, s. 60
^ http://www.dmy.info/uygurlarda-devlet/
^ Rene Grousset Stepler İmparatorluğu, TTK Yayınları, , 2011 s.138
^ V. Minorsky, „Tamīm ibn Bahr’s Journey to the Uyghurs“, in: BSOAS 12, 1948, 275-305
2.Gök-Türk Hakanlığı
630-680 arasindaki 50 yillik zaman Gök-Türklerin hürriyetlerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya'da millet olarak Türkler varliklarim, dil, inanç ve geleneklerini muhafaza etmişlerse de müstakil bir devletten yoksunluk, "Bey'lik erkek evladin kul, hatun'luk kiz evladin cariye" olmasi, Gök-Türkler için haysiyet kirici bir istirap kayna i teşkil ediyordu. Millet şöyle diyordu: "Ülkeli bir kavim idim, şimdi illkem nerede? Hakanli bir kavim idim, şimdi nerede hakanim?" Gök-Türkleri bu felakete sürükleyen sebepler, kitabelerden anlaşilaca ina göre, şu üç noktada toplanmaktadir:

1. Sonraki devlet ve idare adamlarinin yetersizli i; "... Kagan bilge imiş, cesur imiş, buyruklari bilge imiş, cesur imiş, beyleri de, kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töre'yi diizenlemişler... Sonra kardeşler, o ullar kagan olmuş, küçük kardeş biiyük kardeş gibi yaratilmadigi, ogul babasi gibi yaratilmadigi için bilgisiz kaganlar tahta oturmiişlar, buyruklari da bilgisiz, kötü imişler... Türk beyleri, Türk adini birakmişlar, Çin beylerinin adlanni almişlar, Çin hakanina boyun egmişler, elli yil işlerini, güçlerini (ona) vermişler..."

2. Türk kavminin uygunsuz tutumu: "Türk bodunu... Sen aç oldugiin zaman toklugu düşünemezsin, tok oldugun zaman açlik nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanin iyi sözlerine kulak vermedin, yurdundan ayrildin, harap, bitkin duştün... Müstakil hakanliga karşi kendin yanildin... Do uya gittin, batiya gittin. Kutlu yurt Ötüken'i terk ederek gittigin yerlerde ne yaptin? Su gibi kan akittin, kemiklerin daglar gibi yi ildi... Devletine karşi hata ettin, kötü hale soktun" "Türk bodunu kendi hakanini birakti, huküm altina girdi. Hüküm altinagirdigi için Tanri ona ölüm verdi, Türk bodunu öldü, mahvoldu...".

3. Kurnaz Çin siyaseti ve yikici propaganda: "Çin kavminin sözü tatli, ipeklisi yumuşak imiş; tatli sözü, yumuşak ipeklisi (ile) uzak kavimleri aldatip yaklaştirir imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmiş; iyi, bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatli sözüne, ipeklisine kapilan çok Türk kavmi öldü..." "... Çin kavmi hilekar ve kumaz oldugu için, küçük kardeşle büyük kardeşi birbirine düşürdügü için, Beylerle kavim arasina nifak girmesi yüzünden Türk bodunu, devletini ve kagan yaptigi kaganini kaybedivermiş..."; "... Çin kagani, Türk kavmi (ona) bunca işini gücünü verdigi halde, Türk kavmini öldüreyim, soyunu mahvedeyim, derimiş, mahvetmege yürürmüş...".

Gök-Türk tarihinin bii 50 yillik fetret devrinin sonunda, Kitabeler yolu ile çok iyi taninan, Aşina soyundan, Kullug (Çince'de Ku-to-lu) istiklal savaşina girişti (680). Türk milletinin hür ve müstakil hakanlik ça inin hasreti içinde oldu unu sezen Kutlug, kendinden önceki mücadeleleri de takip ediyordu: Çin'de Ordos'daki bazi Türk zümrelerinin ayni maksatla başa geçirdikleri prens Ni-şu-fu davayi kaybederek, kesilen başi Çin başkenti Lo-yang'a BibBiiiiiibürülmüş (679-680), mücadeleye devam eden, yine Aşina soyundan, Fu-nien kalabalik Çin kuvvetleri karşisinda yenilerek 53 arkadaşi ile birlikte Lo-yang çarşisinda idam edilmişti (A ustos, 681).

Bu sirada Kuzey Çin'de, vaktiyle Türklerin yerleştirildi i bölgede bulunan ve Türk kütlelerinin istiklal iştiyakini gerçekleştirmek azmi ile ortaya atilan Kutlug, gizlice teşkilat kurarak, etraftaki Gök-Türk ileri gelenlerini ve halkini vazifeye ça irdi. Sür'atle yayilan harekete katilanlann sayisi kisa zamanda beş bine yükseldi. Davete koşanlar arasinda, II. hakanlik devrinde Gök-Türklerin ünlü devlet adami ve kumandani Tonyukuk da vardi.

Kutlug ile Tonyukuk önce, 681'de, Kuzey Çin'deki Yün-çu eyaletine baskin yaparak 30 bin civarinda at, koyun, deve elde ettiler. Kendilerine yeni kuvvetler katildi. Çogay (Yin-şan da lari, Huang-ho büyük dirse inin kuzey yakasindaki da silsilesi)'in kuzey eteklerini yazlik ve Kara-kum'u kişlik merkezi yaparak hazirliklarini tamamladilar. îlk hedefleri Ötüken idi. Baykal gölüniin güneybatisinda, yüksekçe daglar ve Orhun, Tamir irmaklari ile çcvrili, müdafaasi kolay, fakat etrafa akinlar yapma a elverişli mevkide, (47. enlem-101. boylam) iklimi mütedil ve otlagi bol bir yer olan Öüken yaylasi Asya Hunlari ve 1. Gök-Türk hakanligi zamamnda devletin agirlik merkezi olarak, Türklerin kutlu topragi sayiliyordu. Daginik Türk kütlelerini ancak, "Türk devletçilik ruhunun yerleşmiş oldugu" Ötüken etrafinda toplamak ve idare etmek mümkün idi . Kutlug hareketinin gelişmesinden endişelenen Se-



lenga irma i boylarindaki O uzlarin, tedbir olmak üzere, K'i-tan'larla ve Çin ile ittifak teşebbüsleri bir Gök-Türk seferini ta'cil etti. Tonyukuk'un tavsiyesi ile baskin şeklinde "inekler Gölü" kiyisinda kazanilan savaş (682) O uz tehlikesini ortadan kaldirdi. Küçük çapta olmasina ra men yüksek tarihî ehemmiyet taşiyan bu muharebe Gök-Türklerin Ötüken'e hakim olmalarini sa ladi. Kutlug, "kagan" ilan edilerek "ilteriş" (îl'i=devlet'i derleyip toplayan) ünvanini aldi ve II. hakanli i teşkilatlandirdi: Kardeşi Kapgan'i "şad", di er kardeşi To-si-fu'yu "yabgu" tayin etti. îstiklalin kazanilmasi ve devletin kuruluşunda birinci planda rol oynayan Tonyukuk'u ("ayguci"=Toy başkani, başbakan) yapti, ordu ve diplomasi işlerinin tanzimini ona tevdi etti.

Yeni hakanli in önce Çin'i taarruz hedefi olarak alaca i tabiî idi. Bir zafer akinlari resmi geçidi manzarasini veren Çin seferleri bir yandan, bu eski ve "hilekar" hasmi baski altinda tutmak, di er yandan, körpe Gök-Türk devletinin şiddetle ihtiyaç duydu u yiyecek, giyecek, bilhassa at gibi zarurî madde ve vasitayi elde etmek maksadini güdüyordu. Akinlar hep Pekin'den Kan-su'ya kadar olan sahaya, Çin Seddi'nin hemen güneyinden Hu-ang-ho'nun güney mecrasina yakin yerlere kadar yayilan ve Çinlilerin "Çu" (prefecture) dedikleri garnizon ve eyalet merkezlerine yöneltilmişti; 682'de Ping-çu 8 defa, 683'de Lan-çu, Ting-çu, Kuei-çu, Yü-çu ve Feng-çu 10 defa, 684'de So-çu 6 defa, 685'de yine So-çu ve Hin-çu 2 defa, 686'da yine So-çu, Tai-çu 11 defa, 687'de yine So-çu, Çang-p'ing 9 defa akin yapilan yerlerdi. Bu seferler esnasinda Çin valileri, kumandanlari ma lüp edildi, ordulan da itildi. Büyük çapta zaferler Hin-çu'da (Nisan 685) ve So-çu'da (Ekim 687) kazanildi.

Ayrica Kitanlarla 7 ve O uzlarla 5 kere savaşti i bildirilen ilteriş Kagan kuzeyde Kögmen (Tannu-ula) da larina, do uda Kerulen ve Onon nehirlerinin yüksek vadilerine, batida Altaylara kadar uzanan sahadaki Türk ve yabanci kavimleri Gök-Türk idaresine almişti Böylece Gök-Türk devletini yeniden kurup teşkilatlandirarak töre'yi tekrar yürürlü e koyan millî kahraman îlteriş, kutlu Ötüken yaylasinda dalgalandirdi i altin kurt başli sanca in gölgesinde öldü (692).

ilteriş öldü ü zaman biri 8 yaşinda (Bilge), di eri 7 yaşinda (Kül Tegin) olmak iizere iki o ul birakmişti. Kardeşi 27 yaşindaki Kapgan (aslinda Türkçe unvan = Fatih) hakan oldu (692-716). Çin kaynaklannda adi Mo-ç'o diye geçen Kapgan, Türk tarihinin büyük fatihlerinden biridir. Tonyukuk ayguci'lik görevini yapiyor, hakan'in kardeşi, ye enleri ve o ullari yavaş yavaş Gök-Türk hakanli inin seçkin simalari olarak beliriyorlardi. Kapgan Kagan'in büyük ve uzak görüçlü bir devlet adamina yakişir planlari oldu u görülmektedir ki, esaslari şöyle hülasa edilebilir:

a. Çin'i baski altinda tutmak. Bunda iki maksadi vardir: Türk devletinin huzurunu korumak ve halka yetecek ölçüde tarim ürünü imkanlari sa lamak.

b. Çin'de daginik halde yaşamakta olan Türkleri anavatan'a (Ötüken) çekmek. Bunda da iki maksadi vardi: Türkleri yabanci hakimiyetinden kurtarmak ve Türk ülkesinde askerî ve iktisadî gelişmeyi hizlandimiak.

c. Asya kit'asinda ne kadar Türk varsa hepsini Gök-Türk birligine ba lamak. Kapgan'in bu siyasî ve iktisadî görü§leri onu sayili Türk büyükleri arasinda çok yükseltmektedir. Bilhassa üçüncü nokta dikkat çekici bir siyasî kavrayişi ifade eder .

Genç, haşin ve ihtirasli Kapgan, seferler ve zaferler dizisini 693 Çin baskini ile açti. Ling-çu eyaletini şiddetle darbeledi ve ayni sene içinde ayni bölgeye yedi sefer daha tertipledi. Sonra Ordos'a akin yapti. Askerî harekatini yeniden Ling-çu'ya do ru teksif etti i yilda (696. şeng-çu'ya 1, Liang-çu'ya 3, Ling-çu'ya 8 sefer) K'i-tanlarla Çin'in bozuşmasini kendi lehine de erlendirerek, T'ang imparatoriçesi Wu(690-705)'yu destekledi. Korkunç K'i-tanlari Ho-pei bölgesinde a ir hezimete u rattiktan (Ekim 696) sonra, imparatoriçeden isteklerini siraladi: 100 bin "hu" (hu = a§. yk. 12,5 kiloluk ölçek) tohumluk dari, 3 bin adet tarim aleti, 10 bin (T'ang-shu'ya göre 40 bin) libre demir, Çin topraklarinda oturan (ço u Or-dos'da "6 Eyalet" arazisinde) Türklerin anavatana iadesi' . Sonra Kapgan Yenisey bölgesini işgal etmekte olan Kirgizlara yöneldi. Mevsim kiş (696-697), yol uzun ve meşakkatli idi, fakat bu sefere zaruret vardi: "Kuvvetli Kirgiz kagani, Çin kagani ve On-ok kagani anlaşip; Altun-yiş (Altun orma-ni = Altay da lari)'da buluşalim, ordularimizi birleştirelim, do uda Türk kaganina saldiralim, (yoksa) kagan cesur ve ayguci'si bilge oldu undan o bizi mahveder demişler". Kapgan ile Tonyukuk idaresindeki Gök-Türk ordusu "kar sökerek, a aç dallarina tutunarak, bazan atlari yede e alarak" yolsuz vadilerden Kögmen da larini aşti, Yenisey kaynaklarinda Ani irma i kiyisinda Kirgizlari bastirdi, "han"i telef olan Kirgiz ülkesi teslim alindi. Sira, üçlü ittifakta yer aldi ini gördü ümüz Türgişlere (On-oklar) geldi. Fakat Çin, Kapgan'in isteklerini sürüncemede birakiyordu. Hakan, önce mevcut duruma uygun olarak, orduyu ve idareyi yeniden teşkilatlandirdi: Kardeşi To-si-fu'yu hakanli in sol kanadina "şad", îlteriş'in o lu 14 yaşindaki Bilge'yi Tarduş toplulu u üzerine "şad" tayin etti ve kendi o lu Bögü (Kitabelerde inel Kagan, Çin kaynaklarinda: Fu-kü ve "înie Khagan")'yü "küçük kagan" yapti. Bu suretle Gök-Türk imparatorlu unda, askerî kuvvetler de iki ordular grubu halinde tertiplenmişti. Kapgan Çin ile savaşa hazirlanirken, înel Kagan ile Bilge şad emrindeki, fakat gerçek sevk ve idaresi Tonyukuk'un elinde bulunan bati ordular grubu da "Batiyi düzenleme", yani On-oklari devlete ba lamak vazifesini almişti. Çin elçilerine karşi Kapgan'in şiddetli ve kararli tutumu şimdilik doguda bir silahli çatişmayi önledi: "Mo-ç'o'nun kudretinden telaşlanan Çin" den derhal 3000 tarim aleti, 40 bin "şi" (aş. yk.3000 ton) tohiimluk dari gönderildi ve Türkler anavatan topraklarina iade edildi (698). Büyük kaganin planlarindan ilk ikisi gerçekleşmişti.

Ancak, Kapgan'in kizini bir T'ang prensi ile evlendirmek arzusuna karşi, aslinda cariyelikten gelme bir kadin olan imparatoriçe Wu'nun, T'ang'lardan de il de, kendi ailesinden bir prensi damad olarak ortaya sürmesinden öfkelenen Kapgan, yaninda bulunan Çin elçilik hey'etinden general Yen-çi-wei'yi "Çin kagani" ilan ederek, onunla birlikte Gök-Türk askerî gücünün bütünü ile ansizin Çin topraklarinda göründü (698): Kuei-çu, T'an-çu, P'ing-çu, Yü-çu, T'ing-çu Çao-çu eyaletlerini 30 defa vurdu. 100 bin kişilik ordusu ile, bütün Çin kuvvetlerini ezdi, at sürüleri başta olmak üzere bol ganimet ve esir aldi. Tonyukuk'un ve Bilge'nin de katildi i bu geniş ölçüde harekat esnasinda, "Yaşil-ögüz" (Yeşil Nehir=Yang-çe= "ta-luy-Oguz") kiyilarina ve şantung ovasina ulaşti i anlaşilan Türk ordulari tarafindan 23 kasaba tahrip edilmişti.Oradan kuzeye yönelen Kapgan'a, Çin ordulari kumandani şa-ça Cung-i (Kitabelerde Ça-ça Sengün), emrindeki birkaç yüzbinlik kuvvetine ra men saldiriya cesaret edemiyerek, Gök-Türk süvari tümenlerinin geçiçini uzaktan seyrederken, ümidini kaybeden Çin sarayindan orduya gönderilen gizli bir günlük emirde "kagan"i bulup öldürenin "prens" ilan edilece i bildiriliyordu.

Ayni yilin sonlanna do ru, ölen hatun'un yo töreni ile meşgul Ka-gan'in emri üzerine inel ile Bilge tarafindan sevkedilen bati ordulari grubu da, Tonyukuk'un yüksek kumandasinda, Altaylari (Altun-yiş) aşip Yariş ovasi (Cungarya)'na ilerlemiş ve Bolçuy'da On-ok kuvvetleri üzerinde kesin zafer kazanmişti (698). "Türk bodun"dan oldu u halde "yanliş hareket eden" Türgiş hakani U-çe-le (Wu-shih-le)'nin yakalanmasi ve yabgusu ile çad'inin telef olmalari ile neticelenen Bolçu savuy, On-oklarin bütün To-lu ve Nu-şi-pi kabilelerini, yani Balkaş, ili, Isik göl, Çu ve Talas bölgelerindeki Türkleri Gök-Türk birli ine ba lamişti (699). Hakanli in sinirlari batida Kengü Tarban'a ve Fergana'ya dayandi. Çin kayna i şöyle diyor: "Mo-ç'o zaferlerinden gurur duymakta, împaratorlu umuzu hakir görüyor. Yüksek gayeleri var. Her tarafa ordular sevkediyor. Arazisinin geniçli i 10 bin "li" (= aş. yk. 4500 km) den fazla. Bütün barbarlar (= Çin dişindakiler) onun emri altinda..." . Böylece, vaktiyle Tardu'nun, Türk birli ini gerçekleştirdi i tarihten tam 100 sene sonra Kapgan Kagan'in Do u-Bati hakanliklarinin topraklarini tek idarede toplamasi yolu ile "dehşet verici Türk birli i ihya edilmişti". Bu tarihlerde, anlaşildi ina göre, Gök-Türk hakanli ina ba li Türk kütleleri 30 "boy" teşkil etmekte idiler.
Kapgan'in planinda 3. noktanin tamamlanmasi için Maveraünnehir'in de zapti gerekiyordu: Co rafî mevkii, iklimi, verimli topraklan ile zenginli i biitün kaynaklarda övülen Maveraünnehir'de o sirada Gök-Türk ordulanna karşi koyacak bir kuvvet yoktu. Türk soylu bazi ailelerin idare etti i "şehir kiralliklari" 675'lerden beri, nisbeten kiiçük kuvvetlerle ufak çapta teşebbüslere girişen Müslüman-Arap kumandanlarina (Abdullah b. Ziyad, Sa'id b. Osman, Musa, Muhelleb vb.) başari ile karşi koymakta idiler.

Yine Tonyukuk'un yüksek kumandasinda olmak üzere, înel "kagan" ve Bilge taraflarindan sevk ve idare edilen Gök-Türk bati ordulari grubu, Altaylar-Bolçu-Yanş Ovasi-Çu ve Talas havzalari-Karada kuzeyi üzerinden Yinçü-ögüz (inci nehri=Seyhun=Sir-derya) kiyilanna ulaşti; nehri geçerek Maveraünnehir'in Kizil-kum çölüne daldi ve tam giiney istikametini aldi. Ordunun bir kismini, muhtemel bir yan hücuma karşi, înel idaresinde burada birakan Tonyukuk güneye ilerledi ve U-çe-le'nin o lu olan Türgiş başbu u So-ko idaresinde oldu u anlaçilan Sogd halki teslim oldu. "Tinsi-o li" denilen mukaddes Ek-la 'i aşarak ilerleyen Gök-Türk ordusu güneyde Temir Kapig (Demir Kapi)'a ulaşti (701). Zengin ganimet elde edildi: "Sa ri altin, beyaz gümüş, e ri deve, kiz-kadin..." Temir Kapig, bilindi i gibi, milattan önceki asirlardan beri iran-Turan (Türk) ülkelerinin arasinda tabiî sinir kabul edilmekte idi.

Maveraünnehir seferi münasebetiyle Orhun kitabelerinde ilk defa müslüman Arablar (=Tezik) zikredilmiştir. (îranlilarin Araplara verdikleri Tazî adindan /Tayy adli Arab kabilesinden/ gelen Tezik, Türkler tarafindan sonralari iranlilar için kullanilmiştir: Tacik). Bu ad o zaman, Keş şehrinde karargah kurrnuş olan, Horasan valisi Muhelleb'in kuvvetleri ile ilgili olmalidir. Anlaşildi ina göre înel kumandasindaki kuvvet, bir Arap hücumuna karşi orada birakilmiş, fakat Muhelleb ordusu herhangi bir harekette bulunmamiştir.

Do uda Türk ordusu faaliyet halinde idi. 701 başlannda Tangutlarin sahasi Lung-yu (Kansu'nun kuzeydo usu)'ya bir akin tertipleyen Kapgan'in, buradan Güney Ordos'da Sogd kolonileri(Chao-wu)'nin bulundu u "Alti eyalet" (=Liu Hu Çu. Kül Tegin ve Bilge Kitabelerinde: Alti Çub Sogdak) üzerine açti i sefere (702 şubat) Bilge ile Kül Tegin de katilmişlardi. Sogd-lulann da ilmasi üzerine karşi çikan Çinli kumandan Ong-tutuk idaresindeki 50 bin kişilik ordu da ma lüp edildi ve Çinli general, henüz 16 yaşlarinda bulunan Kül Tegin tarafindan elinde silahi ile yakalanarak getirilip hakan'a teslim edildi (702 sonbahar). Kapgan Çin'e akinlarina devam etti. 702'de Yen-çu, Hia-u, şi-ling, Hin-çu, Ping-çu bölgelerine 20 sefer yapti. 704'de Kül Tegin ile Bilge'nin de katildi i büyük Ming-şa (Ming-sha-hien. Kan-su'da bugün Çung-vvei-hien) muharebesinde Çaça Sengün (Çince asli şa-ça Çung-i) kumandasindaki 80 bin kiçilik Çin ordusu bozguna u ratildi374 ve hemen arkasindan Lung-çu, Yuan-çu, Hin-çu'ya karşi 11 akin tertiplendi. Tang imparatoru Çung-tsung yine günlük bir emir neşrederek, Kapgan'i esir eden veya öldüreni "prens" ünvani ve 2 bin top ipek vererek taltif edece ini ilan ediyordu. Ayrica bütün vazifelilere Gök-Türkleri ma lüp etmek için planlar hazirlamalarini emretti. Bunun üzerine sarayin yüksek memurlarindan Lu Fu'nun imparatora sundu u raporda çare olarak: 1- "Barbarlari" birbirine karşi tahrik etmek, 2- "Barbarlari" iki cephede birden savaşa zorlamak, yollari tavsiye ediliyor ve M.Ö. 36 yilinda Çi-çi'nin böyle yenildi i hatirlatiliyordu.

Bu arada, 649'dan beri Çin ile siyasî münasebetler kurmuş bulunan Basmil'lar tekrar itaate alindi (704) 709'da Çik'ler (Yukari Kem-irtiş arasinda. Kirgizlarin komşusu) ve Isik göl batisinda Az'lar Bilge tarafindan hakanli a ba landi. Gök-Türk ordularinin uzaklarda meşgul olmasini firsat bilerek başkaldirma a kalkişan Kirgizlar da Bilge-Kül Tegin idaresinde "mizrak boyu kar sökerek Kögmen da larini aşan" Gök-Türk ordulari tarafindan Songa ormaninda ikinci defa ma lüp edildi (710). Ayni yil içinde Tola irma i civarindaki Bayirkular, Türgi-yargin gölü savaşinda bozguna u ratildi. 711 yilinda, yine itaatten çikmiş olan Türgişler darbelendi; "ateş ve firtina" gibi saldiran Türgiş kuvvetleri ma lüp edilerek, Türgiş yabgu'su, şad'i ile birlikte, tabi "kagan" durumundaki So-ko öldürüldü, "Kara Türgiş" itaate alindi. Bars Be , Türgiş "kagan"i tayin edilerek Bilge'nin kizkardeşi ile evlendirildi ve Maveraünnehir'e bir yürüyüş yapildi; sebebi, kitabelere göre, "Sogdak (Semerkand bölgesi) kavmini tanzim etmek" idi. Bu seferin icra edildi i yillar (711-714) Maveraünnehir'de meşhur Kuteybe b. Müslim idaresindeki Arab ordularinin kesin başarilar sa ladi i devre tesadüf eder. Kuteybe, Buhara'yi aldiktan sonra Sogd başkenti Semerkand üzerine yiirümüş, 300 muhasara makinesi ile kuşatti i şehri, Türk asilli "kiral" Gürek'i serbest birakmak şarti ile, teslim almişti (93/711-712). islam kaynaklarinda bu münasebetle Maveraünnehir halkinin Türk "hakan"indan yardim istedi i, böylece Araplarla mücadele eden müttefik Maveraünnehir kuvvetlerinin başinda bulunan "Hakanin o lu"nun bir gece baskininda bozguna u radi i bildirilmektedir. Bu kayit Gök-Türklerle ilgili sayilmiş ve ma lüp olanin Kül Tegin oldu u iddia edilmiş veya ma lüp olan "Gök-Türk prensi'nin mutlaka Kül Tegin olmasi gerekmedi i beyan edilmiş ,son olarak da Kap-gan Kagan'in ma lüp oldu u ileri sürülmüştür . Gerçekte ne Kapgan'in, ne Bilge'nin, ne de Kül Tegin'in o sirada Maveraüniiehir'e gelmeleri mümkün idi, zira onlar, o tarihlerde hakanin şiddetli tutumundan dolayi isyan eden Türgiş ve Karluklarla meşgul bulunuyorlardi (711-714). Tonyukuk da 750'den beri faal vazifeden çekilmişti. Esasen yukaridaki iddialar (bahis konusu rivayetin kumandan Kuteybe'nin mensup oldu u Bahila kabilesinden çikmiş olmasi, fakat bu devir Maveraünnehir islam harekati bakimindan ana kaynak durumundaki îbn ül-A'sam il-Küfî'de böyle bir rivayetin geçmemesi, Orhun kitabelerinde bir savaştan de il, sadece bir "tanzim" keyfiyetinden bahsedilmesi ile bu husustaki Çin kaynaklarinin karşilaştirilmasindan Gök-Türk ordularinin başka yerlerde bulundu unun tesbiti sebebleri ile) do rulanmiştir. Bu duruma göre, 712 yilinda Sogd kuvvetleri başinda Araplara yenilen kumandanin bir Türgiş "han"i (daha do rusu bir Türgiş başbu u) olabilece i neticesine varilmiştir .

Kapgan Kagan'in gittikçe şiddetini artiran müsamaha tanimaz sert tutumu huzursuzlu u artiriyor, gördü ümüz gibi, bilhassa Türk boylarinin ayaklanmalarina yol açiyordu. Isyan edip Kengeres (Seyhun kiyilari. Kangahlar veya Keng-külüler memleketi? )'e do ru giden bir kisim Türgiş kütleleri (Kara Türgişler), 711 yilinda "atlarin zayif, azi in yok" oldu u güç şartlara ra men Kül Tegin tarafindan bastirilmiş ise de ayni yilda başlayip üç seneden fazla süren ve Çin'in tahriki neticesinde Karluklarin katilmalari ile iyice alevlenen isyanlar hayli güçlük çikardi. imparator Çung-tsung'un Kan-su eyaletlerindeki ordularini Gök-Türklere karşi seferber hale getirdi i bu sikintili günlerde, "Türkistan"daki yurtlarindan kalkarak Ötüken'e kadar sokulma a muvaffak olduklari anlaşilan Karluklar ve muttefikleri ancak Kapgan, Bilge vc Kül Tegin'in ortak harekati ile Tamig Iduk-başdaki şiddetli savaşta (713) ma lüp edilerek da itilabildiler. Bir kisim Karluk kütlesi ve başkalari Çin'e si indilar ve San-yuan bölgesine yerleştirildiler Tamig Iduk-baş muharebesi tam zamaninda kazanilmiş, Gök-Türkleri iki cephede savaşma a mecbur etmeyi hedef alan Çin kuvvetlerinin Karluklar lehine müdahale etmesi önlenmişti. şimdi de Çin hazirli ini saf dişi etmek gerekiyordu: Çin yi inak merkezi Beş-balik üzerine sefer yapildi (714). Çin kaynaklarinin belirtti i üzere, inel ile T'ung-o Tegin ve hakanin eniştesinin kumandasinda sevkedilen ordu, Beş-balik'i kuşatti. Kitabelere göre Bilge'nin de katildi i bu harekatta şehir ele geçirilemedi ise de, kanşikliktan faydalanarak Soei-se (Tokmak şehri. Isik-gölün ku-zey-batisi)'daki Türk kabileleri üzerinde bir başari kazanmakla iktifa eden Çinlilerin Gök-Türklere karşi büyük ölçüde taarruzu ortadan kaldirilmiş oldu.

Ancak hakanlık bir kazan gibi kaynamakta idi. Kitabelerdeki "Amcam Kagan'ın idaresi karışıklık içine düştü ü, halkta ikilik ortaya çıktı ı zaman..." gibi ifadeler durumu açıklama a yeter. Az'lar ve arkasmdan îzgiller şiddetle ezildi (715)4 . Fakat hakanlı ın esas kütlesini meydana getirdi i için devleti temellerinden sarsarak, nihayet ihtilale sebep olan O uzlarm isyanları Gök-Türk içtimaî bünyesinde derin yaralar açtı ve en büyük neticesi batı (On-ok ülkesi ve Maveraünnehir)'nın hakanlıktan kopması oldu. 714 yılı sonbaharında başladı ı anlaşılan O uz ayaklanmalannın -O uzlann devlete olan nisbetleri dolayısiyle- hayretle karşılandı ı kitabelerden sezilmektedir: "Dokuz-o uz bodun'u kendi bodun'um idi, gök ve yer karıştı ı için, düşman oldu". 715 baharında Kapgan'ın açmak zorunda kaldı ı Do-kuz-o uz seferinde ma lup edilen ve hayvanları öldürülen O uzlardan bir kısmı Çin'e sı ındı. 716 senesinde O uz boylarından Bayırkular şiddetle tenkit edildi. Fakat bu, ömrü boyunca durup dinlenmeyen haşin tabiatlı Kapgan Kagan'ın seri halindeki zaferlerinin sonuncusu oldu. Kendinden emin, Ötüken'e dönerken yolda Bayırkuların pususuna düştü ve öldürüldü (22 Temmuz 716). Asilerin Çin ile temas halinde oldukları, bu sırada onlar nezdinde bir Çin elçisinin bulunmasından anlaşılıyor. Hatta rivayete göre Kapgan'ın kesilen başı bu elçi tarafından Çin'e BibBiiiiiibürülmüştür.

Kapgan'm yerine geçen o lu ınel (Bö ü), hakanlı ın bu buhranlı devrinde devlet dizginlerini tutacak kudrette de ildi. Karışıklı ı önleyememiş, yurda huzur getirememişti. Halbuki Türk halkı bu hizmetleri hakandan beklerdi. O uzlar büsbütün alevlendikleri için devleti kurtarmak işi, îlteriş'in o ullan, sol Bilge elig'i olan Bilge ile Kül Tegin'in omuzlarına yüklenmişti. 716 yılında Kül Tegin beş O uz seferi yapmış (Togu-balık, Kuçlaguk, Urgu /veya Antırgu?/, Çuş-başı, Ezgenti-kadız savaşları. Bunlardan 2.'de Edizlerle, 4.'de Tongralarla savaştı) ve seferlerden dördüne Bilge de katılmıştı. O sene büyük ölçüde hayvan telefatına sebep olan kıtlıkta bile Bilge sefer halinde idi. Ötüken üzerine yürüyen Üç-o uzlar Kül Tegin tarafından püskürtüldü. Dokuz-Tatarlarla ittifak ederek hücuma geçen O uzlar Agu'da cereyan eden iki savaşta bozguna u ratıldı ve O uz kütleleri, Çin sınırına do ru çekildiler. Uzayıp giden bu savaşlar dolayısiyle kitabelerde Gök-Türk ordusunun takattan düşüp cesaretini kaybetti ini belirten ibareler vardır. Olup bitenler yeni hakanın beceriksizli ine atfolunuyor ve halkta, Tanrı tarafından hakanlık yetkisinin ondan geri almdı ı kanaati uyanıyordu. Ül-kenin felaketten kurtulması için hakanın de işmesi lazımdı. Çin kaynaklarındaki izahata göre, herhalde Bögü'nün direnmesi neticesi, de iştirme zor kullanılarak yapıldı. înel Kagan, kardeşi, akrabaları, beyleri ve taraftarları öldürüldü. îhtilal planı, iki kardeş, Bilge ve Kül Tegin tarafından hazırlanmış, fakat Kül Tegin tarafından icra edilmişti.

Bilge, kagan oldu (716-734. Tengri teg Tengride bolmış Türk Bilge). "Sol Bilge elig"li e getirilen Kül Tegin de Gök-Türk ordulannın tanzimini üzerine aldı. 705 yılından beri Yargu (yüksek mahkeme) üyeli i yapmakta iken , Bilge'nin kayınbabası oldu u için ihtilal sırasında dokunulmayan Tonyukuk da tekrar eski vazifesi olan "aygucı" (Devlet Mec-lisi Başkanlı ı)lı a getirildi. Fakat umumî bir yorgunluk, bezginlik vardı:

"Tanrı Türk kavmi yaşasm diye beni tahta oturttu... ıçte aşsız, dışta giyeceksiz bir kavme kagan oldum. Babamızın, amcamızm kazandıgı milletin adı, sanı unutulmasın diye kardeşimle sözleştik. Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kül Tegin ile ve şad'larla ölesiye çalıştık..." Mücadele şiddetle devam ediyordu. 717'de Uygur îlteber'i ile (Kargan savaşı), 718'de tekrar isyana teçebbüs eden Karluklar ile savaşıldı ve başarıya ulaşıldı.

Bilge Kagan Çin ile iyi geçinmek arzusunda idi. Bunun lüzumuna, Çin'in kuvvetli, Gök-Türklerin ise yorgun ve ihtimama muhtaç oldu u hususundaki Tonyukuk'un da kanaati neticesinde inanmıştı. Fakat sı ıntı Gök-Türk prensesi ile etrafındakileri 718'de Bilge'ye karşı savaça teşvik eden ve aynı zamanda K'i-tan ve Tatabıların askerî deste ini sa layan Çin, Beş-balık'taki Basmıllar ile de anlaşmıştı. Nazik durum büyük devlet adamı ve stratejist Tonyukuk tarafından kurtarıldı. Onun planı, sevk ve ida-esi altında önce Basmıllar ma lüp edilip Beş-balık kuşatıldı, sonra da yalnız kalan Çin şiddetli bir darbe ile baskı altına alındı: şan-tan (Kan-su'da) savaşında Çin ordusu bozguna u ratıldıktan (Eylül 720) ve Beşbalık zaptedildikten sonra Kan-çu, Yüan-çu, Liang-çu bölgeleri 10 sefer yapılarak ele ge-irildi. K'i-tanlar ve Tatabılar saf dıı edildi (722-723). Karluk ıl-teber'i memleketi terk etti ve orada Bilge, halk tarafından sevinçle karşılandı. Hakanlık eski zindelik ve itibarını kazanmıştı. Bütün do u ve Tarbagatay'a kadar batı, hakanlık idaresinde idi. Hatta Bilge, 717 karışıklı ında Ötüken ile ilgisini kesip müstakil bir devlet durumuna girmiş olan Türgiş bölgesini bile kendine tabi saymakta idi. Bu başarılar üç Gök-Türk büyü ünün:
Tonyukuk, Bilge, Kül Tegin'in azim ve gayreti ile elde edilmişti. Çin de şüphesiz durumun farkında idi. 725 yılında imparator Hüan-tsung'un başkanlı ında yapılan bir toplantıda şöyle konuşuluyordu: "...Gök-Tiırklerin ne zaman, ne yapacakları bilinmez. Kultigin Bilge iyidir, millelini sever, Türkler de ondan memnıındurlar... Kül Tegin harp san'atının ustadıdır, ona karşı koyacak bir kuvvet güç bulunur... Tonyukuk ise otoriter ve bilgedir, niyetleri, kurnazlıgı çoktur. ışte şimdi bıı üç "barbar" aynı anlayışta olarak bir aradadırlar..." 721 yılındaki Gök-Türk barış teşebbüsüne kalabalık bir ordu teşkiline girişmekle cevap vermiş olan Çin imparatoru Hüan-tsung artık o teklifi müsbet karşıladı ını bildirebilirdi. ımparator tarafından Ötüken'e gönderilen elçiyi Bilge hakan, hatun'un, Kül Tegin'in, Tonyukuk'un ve di erlerinin hazır bulundu u mecliste kabul etti (725).

Büyük Türk devlet adamı Tonyukuk ile ilgili son bilgi 725'deki bu haberdir. O, herhalde bu tarihten az sonra ölmüş olmalıdır. Gök-Türk istiklal savaşı hazırlıklarından itibaren îlteriş, Kapgan, Bilge zamanlannda devlete 46 yıl hizmet eden, savaşlannda hiç başansızlı a u ramayan, "Boyla Baga înançu Yargan Apa Tarkan" ünvanlanm taşıyan, "bilge" ve stratejist To-yukuk hakanlı ın ordusunu, adliyesini tanzimde başta geliyordu. Çin kaynaklannda bile bu meziyetleri belirtilmekte ve "Aygucı" olarak devletteki büyük rolünü, o ça ın dinî, kültürel cereyanlarını nasıl yakından takip edip Türk milleti açısından de erlendirdi ini gösteren deliller verilmektedir: Bilge Kagan, Çin'de oldu u gibi Türk ülkesinde de, şüphesiz savunma maksadı ile, şehirleri surlarla çevirtmek, hisarlar yaptırmak istiyordu. Tonyukuk itiraz etti: "Bunlar olmamalı. Biz ömrünü sulu ve otlu bozkırlarda geçiren hir milletiz. Bıı hayat bizi daima bir harp egzersizi içinde tutmaktadır. Gök-Türklerin sayısı Çinlilerin yüzde biri bile degildir. Başarılarımız yaşayış tarzımızdan ileri gelir. Kuvvetli zamanlarımızda ordular sevk eder, akınlar yaparız. Zayıf isek, bozkırlara çekilir, mucadele ederiz. Eger kale ve surlar içine kapanırsak, T'ang orduları bizi kuşatır, ülkemizi kolayca istila eder..." Bilge'nin di er bir düşüncesi de memlekette Budist ve Taoist tapınaklar inşa ettirerek bu din ve felsefeyi Türkler arasında yaymaktı. Tonyukuk şöyle dedi:
"Her ikisi de insandaki hiikmetme ve iktidar duygusunu zaafa u raıır. Kuvvet ve savaşçılık yolu bıu de ildir. Türk milleti'ni yaşatmak istiyorsak, ne bu talimlere, ne de tapınaklarma ülkemizde yer vermemeliyiz" Kayna ın (T'ang-shu) ilave etti ine göre, bu tavsiyelerdeki derin mana Gök-Türk başkentinde iyi anlaşılmıştır. Bugün Batılı araştırıcılar tarafından Tonyukuk'a "Gök-Türk Bismarck"ı denilmektedir.

Tonyukuk öldükten sonra, hatırasına, Orhun'da Bayın-çokto mevkiinde bir kitabe dikilmiştir (herhalde 726-727'lerde). Yalnız Türklerden kalma bir millî tarih kayna ı olarak de il, aynı zamanda, Türk dili ve edebiyatının uzun ve kolayca okunabilen ilk abidesi olarak da kültür tarihinde mühim yer tutan bu kitabe metninin bizzat Tonyukuk tarafından kaleme alınmış olması ihtimali, Aygucı, bilge Tonyukuk'a Türk edebiyatının adı ve şahsiyeti bilinen ilk siması olmak şerefini kazandırmaktadır.

731 yılında da prens Kül Tegin öldü (27 şubat 731) 47 yaşında idi. 7 yaşından beri ömrünü Türk milletinin yücelmesine hasreden, cesareti, savaşçılı ı hem Türk, hem Çin vesikalarında övülen Kül Tegin'in büyük kahramanlıklanndan biri, Gök-Türk başkentinin 716'da Üç-o uzlar tarafından basıldı ı zaman görülmüştü. Bilge Kagan anlatıyor: "Anam hatım, büyük analarım, ablalarım, gelinlerim, prenseslerim cariye olacaktı, ölenler yolda kalacaklı. Kül Tegin karargahı vermedi... 0 olmasa idi hepiniz ölecektiniz..."Ölümü hakanlıkta büyük üzüntü yaratan kahraman hakkında kitabelerde şu samimî ifadeler yer almıştır (Bilge'nin a zından): "..Küçük kardeşim Kül Te-gin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu... Zamamn takdiri Tanrı 'nındır. Kişi-o lu ölmek için yaratılmıştır. Yaslandım, gözden yaş, gönülden feryat gelerek yanıp yakıldım... Milletimin gözü, kaşı (a lamaktan) fena olacak diye sakmdım". Çin'de de aynı üzüntü duyulmuş, imparator hususî elçi ile Ötüken'e baş sa lı ı mektubu göndermiş, Kül Tegin'in hatırasına dikilecek abidede Çince bir metnin de bulunmasını arzu etmişti. Bilge Ka-gan'ın iste i ile hazırlanan Kül Tegin kitabesinin Türkçe metnini Hakanın ve Kül Tegin'in "atı"sı (atabey'i) Yollıg Tegin yazmış ve 20 günde taşa kazdırmıştı. Gök-Türk tarihi, kültürü ve Türk dil ve edebiyatı yönlerinden emsalsiz bir de er taşıyan bu kitabe ile birlikte Kül Tegin'in anıt-kabri ve içindeki nakış ve tasvirler tamamlanmış ve büyük cenaze töreni 1 Kasım 731 günü ("Koyun" yılının 9. ayının 27'si) yapılmıştır. Törene Gök-Türk halkı ve ileri gelenlerinden başka Çin, K'i-tan, Tatabı, Tibet, ıran-So d, Buhara, Türgiş, Kırgız vb. devlet ve kavimleri hususî hey'etlerle katılmışlardır
Iki büyük yardımcısını kaybeden Bilge'nin, 734 yazında K'i-tan ve Tata-bılara karşı Töngkes da ında kazandı ı zafer dışında bir faaliyeti görülmemektedir. 727 yılında Bilge, hakanlık hükümet üyesi (Bakan) Mei-lu ç'o'yu Çin'e göndermiş ve imparator tarafından itina ile a ırlanan elçinin temasları neticesinde So-fang (Ling-çu'da) şehrinin Gök-Türklerle serbestçe ticaret yapılabilecek ortak pazaryeri olması için anlaşmaya varılmıştı. 734'de Çin'e gönderilen Türk elçisi, Hakan'ın ötedenberi üzerinde durdu u, bir Çinli prenses ile evlenme talebini kabul etmiş olan imparatora teşekkür



mektubunu BibBiiiiiibürüyordu . Fakat bu evlenme gerçekleşmedi, çünkü Bilge yukarıda adı geçen Buyruk-çor tarafından zehirlendi. Ölünceye kadar, başta bu nazır olmak üzere işbirlikçilerini bertaraf eden Bilge nihayet 25 Kasım 734'de öldü, 50 yaşında idi. 19 sene "şad" ve 19 yıl kagan olmuş, Çin kaynaklannda da belirtildi i üzere, "Turk milletini çok sevmek" ile temayüz etmiş idi. Türk milletinin ebedîli ine olan inancını "Ey Türk milleti, üstle gök yıkılmaz, altta yer delinmezse, devletini, töreni kim bozabilir?" diye ifade eden ve do uda şantung ovasına, güneyde Tokuz-ersin, batıda Demir Kapıya, kuzeyde Yır-bayırku sahasına kadar seferler yaptı ını hatırlatan Bilge, o lu tarafından diktirilen kitabede şunları söylemektedir: "... Üstte Tanrı, aşagıda yer buyurdugu için, milletimi, gözünün görmedigi, kula ının duymadı ı ileri gün do usuna, geri gün batısına, beri gün ortasına, yukarı gece ortasına kadar BibBiiiiiibürdüm. Altın 'ın sarısını, gümüşün beyazını, ipegin halisini, atın aygırını, kakım'ın siyahını, sincab'ın gökünü milletime, Türklerime kazandırdım". Bilge Kagan'ın ölümü, Kül Tegin'in üzüntüsü içinde bulunan Türk halkını büsbütün yasa bo du. Çin imparatoru da ülkesinde matem ilan ederek, taziyetlerini bildirdi. Bilge için bir anıt-kabir inşasına ve bir kitabe dikilmesi hazırlı ına başlandı. Metni yine Yollıg Tegin kaleme almış ve bir ay dört günde taşa işletmişti. Çin imparatorunun arzusu üzerine buraya da Çince bir kitabe ilave edildi (735) . Bilge için cenaze töreni 22 Haziran 735'de ("domuz" yılının 5. ayının 272'si) yapıldı.

Bilge'nin ölümü üzerine Gök-Türk hakanlı ında çöküş belirtileri kendini gösterdi. Babasının yerine tahta Tengri Han ı-yan (veya Yi-Yan) geçti. 740 yılında Gök-Türk tahtında yine "Tengri Han" diye anılan bir kagan vardı ve bu, Bilge'nin o lu idi Hakan çocuk denecek yaşta oldu u için idare annesi (Tonyukuk'un kızı) P'o-fu'nun elinde idi. Hatun devlete hakim olamadı, hanedan üyeleri birbirine düştü ve huzursuzluk bütün yurda yayıldı. Durumdan faydalanan Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar birleştiler ve vaziyete hakim olur olmaz, Aşına ailesinden gelen Basmıl başbu unu "kagan" ilan ettiler (742) ve Gök-Türk hakanı Ozmış (Wu-su-mi-şi)'ı, sonra da onun küçük kardeşi, son Gök-Türk hakanı, Po-mei'yı öldürdüler. Bu arada müttefiklerin araları açıldı. Basmıl başbu u (kagan) ortadan kaldırıldı ve Uygur ilteberi (Yabgu Ilteber = Kieh-li tu-fa) kagan ilan edildi: Kutlug Bilge Kül (745). Ötüken'de Uygur Türk devleti başlıyordu. Bununla beraber, Gök-Türk ça ının bazı aileleri, hatta Tonyukuk soyundan gelenler, Uygur devletinde ve sonraki Mo ollar devrinde bile ehemmiyetlerini muhafaza etmiş görünmektedirler
Batı Gök-Türk Hakanlığı
582 yılında hakanlı ın do u kanadı ile resmen ilgisini kesen Tardu, her iki tarafı kendi idaresinde birleştirmek için gayret sarfediyordu. Do u hakanlı ına baskı yapan Çin'in, Tulan hakana karşı, kardeşi T'u-li (K'i-min)'yi tutarak iki kardeşi çarpıştırması üzerine Tardu Çin'e yürüdü. Kuzey Çin'de ilerlerken yukanda adı geçen general - diplomat Ç'ang-sun şeng'in oyununa kurban oldu. Bu Çinli, Türk ordusunun geçece i yollardaki suları, kuyuları, pınarları gizlice zehirletmişti. Tardu böyle bir şeyin de yapılabilece ini hatırına getirmedi i için zayiat ve a ır at telefatı verdi , çekilmek zorunda kaldı (600). Bu tarihe kadar Tardu Kagan batıda büyük başarılar kazanmış, Hoten bölgesini hakanlı a ba lamış, şehinşah Ormuzd IV "Türk-zade" (579-590) zamanında, Bizans-Sasanî savaşlarında, îran işlerine müdahale etmişti. Bir Türk başbu u ("Hazar yabgu'su"?) Derbend'i kuşatırken, di er Gök-Türk ordusu Herat, Badgîs havalisine girmişti (588-9). Bu orduyu durduran ünlü Sasanî kumandanı Bahram Çüpîn'in isyan ederek Ormuzd'ı tahttan indirip onun o lu Husrev Pervîz'i çıkarması, fakat bunun da kaçması üzerine, Bahram'ın kendini "şehinşah" ilan etmesi Sasanî imparatorlu unu karıştırmış, Bizans'ın müdahalesi ile ma lüp edilen Bahram sonunda hakana sı ınmıştı. Böylece Tardu'nun, bir yandan, kısa müddet için de olsa, her iki Türk hakanlı ını kendi idaresinde birleştirmesi (598'e do ru), aynı zamanda tran üzerinde nüfuzlu bir durum kazanması, onun, 598 yılında Bizans imparatoru Maurikios'a gönderdi i mektubun başlı ında ifadesini bulmuş görünmektedir: "Dünyanın yedi ırkının büyük başbugu ve yedi ikliminin hükümdarı Hakan'daıı Roma imparatonma.." . Çin kaynaklarına göre de, bu tarihte Tardu, Ötüken, Kuzeybatı Mo olistan, Aral gölü havalisi, Kaşgar, Maveraünnehir ve Merv'e kadar Horasan sahalan üzerinde hakim bulunmakta ve ulu hakan olarak "Bilge Kagan" ünvanını taşımakta idi.
Fakat Tardu Gök-Türk birli ini gerçekleştirmek için, Çin'in deste indeki Do u hakanları Tu-lan ve K'i-min ile mücadeleleri dolayısiyle, çok şiddetli davranmış ve buna, şüphesiz Çin'in aleyhte propagandası eklenmişti. Neticede başta Töles'ler olmak üzere bazı Türk boyları ve yabancılar ayaklandılar. Tardu bunlarla başa çıkamadı ve mücadeleyi sürdürdü ü Kuku-nor havalisinde Mo ol Tü-yü-hun'lar arasında kayıplara karıştı (603)
Tardu'nun sahneden çekilmesinden sonra, memlekette isyancıların sayısı arttı, nizam bozuldu. Do u hakanlı ında yeni bir kudret olarak beliren şi-pi Kagan'a karşı, Tardu'nun torunu Ho-sa-na (=Ç'u-lo Kagan) Sui'lerle işbirli ine kalktı ı ve hatta ülkesini bırakarak Çin sarayında yaşamayı tercih etti i için şi-pi tarafından Çinliler'den teslim alınarak öldürüldü (619).Devlet Meclisi'nin hakan ilan etti i, Tardu soyundan, şi-koei zamanında durum düzelme e başladı. Fakat asıl huzur, Tardu'nun küçük torunu olan T'oug-Yabgu (Yabgu Kagan) devrinde (618-630) görüldü. Çin kayna ı T'ang-shu'ya göre "akıllı ve cesur" olan bu hakan "mahir bir savaşçı ve seçkin bir taktikçi" idi. Orhun, Tola ırmakları ile Aral gölü - Kafkaslar arasına yayılmış bulunan Tölesleri kendine ba lamış, îranlıları ma lüp etmiş, güneyde Gandahar'a kadar ilerlemişti. Ordusu birkaç yüz bin "iyi yay kullanan" süvariden kurulu idi. Merkezi Talas şehrinin (bugün Evliya-ata) 75 km. kadar güneydo usundaki ünlü Bin-vul (Bin-bulak = bin pınar) mevkiinde idi. T'an-shu'ya göre, "O zamana kadar batıda onun derecesinde kuvvetli olanı görülmemişti. Çin ile dostane ilişkiler kurmuş olan T'ong-Yabgu ça ında Hindistan'a gitmek üzere Gök-Türk imparatorlu unu bir baştan bir başa geçerek yollar, şehirler, dinî ve kültürel hayat hakkında çok ilgi çekici bilgi veren Çınlı budıst rahıp Hıuen-tsang, T ong-Yabgu yu da ziyaret etmiştir.
Gök-Türk imparatorlu unun parlak bir devir yaşadı ı bu yıllarda Nu-şi-piler ve Karluklar isyan ettiler. Bunları, kendi mevkiini tehlikede zanneden Do u hakanı Kie-li teşvik etmiş olmalıdır. T'ong-Yabgu'nun, hakanlı ın batı kanadı To-lular eli i olan amcası ile mücadelede ölmesi (630) ülkeyi kanştırdı. Nu-şi-pi boyları önce kendileri ayrı bir hükümdar seçmeyi tercih ettilerse de, sonra Tong-Yabgu'nun o lu Se-Yabgu üzerinde birleşildi. Bu defa Töleslerin ayaklanması devletin Çin'e ba lanmasında birinci derecede etkili oldu.
630 senesi Gök-Türk tarihinin karanlık yılıdır. Do u hakanlı ı bu sene Çin'e boyun e mişti. Batı hakanlı ı da aynı tarihte aynı akıbete u radı. Bundan sonra da Aşına soyundan bir sürü "kagan", bazan aynı zamanda birkaç "kagan" Batı Göktürk gruplannın başında görülüyorsa da, bunlar artık Çin'in birer memuru durumunda idiler. Bir aralık, başta Türgişler ve Karluklar olmak üzere di er Türk boylannın deste inde şiddetli mücadelelere girişen hakan Ho-lu(653-659)'nun büyük gayretlerine ra men, Batı Gök-Türk arazisinin Çin kontrolüne girmesi 658'de tamamlandı. Çin imparatorları, oradaki Türgiş hakanlı ı zamanında bile, ço u ismen olmak üzere, On-oklara "kagan" tayin etme e devam ettiler.

KAROGLANIN PORTALI

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

KAROGLAN PORTAL iÇERiK

Rasit Hocanin Vaazlari

Foruma Git

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



Karoglan Portalda Neler Var


karoglan.org - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi