Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Hadislerde Allahu Teala Hazretleri
#1
Dini2 

HADİSLERDE ALLAH - ALLAH’IN ZATINI ( KENDİSİNİ) ANLATAN HADİSLER :
ALLAH, GÖZLE GÖRÜLEBİLİR Mİ?

Hz. Ebu Zerr anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam)’a : “Sen Yüce Rabbi’ni hiç gördün mü?’ diye sordum. Rasulullah :

‘Nurdur, ben O’nu nasıl görürüm? buyurdu.” ( Müslim, İman, 291)

ALLAH’IN FİİLLERİNİ ( EYLEMLERİNİ) ANLATAN HADİSLER :
ALLAH DOSTUNA DÜŞMANLIK EDENE ALLAH NE EDER?


Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH şöyle buyurdu : ‘Kim Benim Veli ( ALLAH Dostu) kuluma düşmanlık ederse Ben de ona savaş

ilan ederim.” ( Buhari, Rikak, 38 )

ALLAH’IN KULUNDA GÖRMEKTEN EN ÇOK HOŞNUT OLDUKLARI VE ONLARIN MÜKAFATI

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH şöyle buyurdu : ‘Kulumu Bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz

kıldığım şeyleri yerine getirmesidir. Kulum Bana nafile ( farzların dışında kalan) ibadetlerle yaklaşmaya devam eder ve sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık Ben onun

duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” ( Buhari,

Rikak, 38 )

ÖLÜM VE ALLAH’IN MÜ’MİN KULUNA KARŞI DUYARLILIĞI

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH şöyle buyurdu : ‘Ben yapacağım bir şeyde Mü’min kulumun ruhunu almadaki tereddüdüm kadar

hiç tereddüde düşmedim. O ölümü sevmez, Ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” ( Buhari, Rikak, 38 )

AÇIKLAMA : ALLAH’ın “tereddüde düşmesi” insanlardan tamamen farklıdır. Burada mecazi anlam kastedilmektedir. Amaç, konunun herkes tarafından ve kolaylıkla anlaşılmasını

sağlamaktır. Bunun benzeri Kur’an’da da çok sayıda ifade ve anlatım bulunur ki bu durumu İslam alimleri “tenezzülat-ı ilahiye” yani ALLAH’ın, kullarının iyiliği için bir şeyi

Kendine yakışan biçimiyle değil de kullarının anlayabileceği şekilde anlatması olarak isimlendirmişlerdir.

ALLAH’IN MÜKAFATINI GARANTİ ETTİĞİ ÜÇ KULLUK

Hz. Ebu Ümame anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Üç şey vardır, ALLAH her birine garanti vermiştir. ALLAH yolunda cihad etmek üzere yola çıkan kimse… Bu,

öldüğü takdirde Cennet’e koyma konusunda, ölmeyip te döndüğü takdirde ganimet ve sevapla gelme konusunda garantilidir. Mescide giden ( gitmeyi alışkanlık haline getiren)

kimseye, öldüğü zaman Cennet’e koyma konusunda ALLAH garanti vermiştir. Kişi, ( fitne, yani Mü’minler arasında hangisinin haklı olduğu kesin bir biçimde bilinemeyecek bir

çatışma çıktığı zamanda) evine çekildiği takdirde ALLAH ona da garanti vermiştir.” ( Ebu Davud, Cihad, 10)

NAMAZ KILAN ORUÇ TUTAN BİR MÜ’MİNİ BİLE CEHENNEMLİK YAPABİLECEK BEŞ SEBEP

Hz. El-Haris el-Eş’ari anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Ben size beş şeyi emrediyorum : ALLAH onları bana emretti : Dinlemek, itaat etmek, cihad,

hicret ve cemaat ( Müslümanların genelinden ayrılmamak). Çünkü kim cemaatten bir karışçık ayrılmışsa boynundaki İslam bağını çıkarıp atmıştır, pişman olup geri dönen hariç… Kim

de cahiliye davasını ( İslam dışında başka kimlik unsurları, değer, kavram ve ölçülerin mücadelesini yapmak… Irkçılık, İslam dışı bir ideolojinin taraftarlığı gibi…) o Cehennem

molozlarından biridir!’

Bir sahabi : ‘Ey ALLAH’ın Rasulü! O kimse namazını kılan, orucunu tutan biri olsa bile mi?’ diye sordu. Rasulullah : ‘Evet’ Namaz kılsa, oruç tutsa da…’ buyurdu.” ( Tirmizi,

Emsal, 3)

RAHMET VE LÜTUF KONUSUNDA ALLAH’IN KARŞILIĞI HER ZAMAN KULUN YAPTIĞINDAN DAHA FAZLADIR

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH diyor ki : ‘Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O Beni andıkça, Ben onunla beraberim. O

Beni içinden anarsa, Ben de onu içimden anarım. O Beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. Eğer o Bana bir karış yaklaşacak olursa,

Ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o Bana bir zira yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmamak şartıyla

yer dolusu günahla gelirse, Ben de onu bir o kadar bağışlamayla karşılarım.” ( Buhari, Tevhid, 15)

ALLAH HAYRA EN AZ ON KAT GÜNAHA İSE SADECE BİRE BİR KARŞILIK VERİR

Hz. Ebu Zerr anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH demiştir ki : ‘Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da… Kim bir

günah işlerse bunun cezası kendi kadardır veya affederim.” ( Müslim, Zikr, 22)

ALLAH’IN KULU HİMAYESİNE ALMASINA VE CENNETE KOYMASINA SEBEP OLAN ÜÇ ÖZELLİK

Hz. Cabir anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa, ALLAH onun üzerine himayesini açar ve onu Cennete koyar : Zayıflara

yumuşak davranmak, anne-babaya şefkat göstermek, kölelere ihsanda bulunmak.” ( Tirmizi, Kıyamet, 49)

AÇIKLAMA : Bu hadiste sayılan davranış özelliklerinin arada bir yapılan cinsten olmayıp süreklilik kazanmış ve o insanda bir kişilik özelliği haline dönüşmüş olması gerekir.

Ayrıca günümüzde köleler yerine kişinin emri altında çalışan işçi ve ücretliler anlaşılmalıdır.

KENDİLERİNE YARDIM EDİLMESİ ALLAH’IN ÜZERİNE BİR HAK OLAN ÜÇ KİŞİ

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Üç kimse vardır ki bunlara yardım ALLAH üzerine bir haktır : ALLAH yolunda cihad eden, borcunu ödeyip

veennehu1hürriyetini elde etmek isteyen ( köle), iffetini korumak niyetiyle evlenmek isteyen.” ( Tirmizi, Fezailu’l-Cihad, 20)

ALLAH’IN SEVDİĞİ VE SEVMEDİĞİ ÜÇ KİŞİ


Hz. Ebu Zerr anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Üç kişi vardır ALLAH onları sever; üç kişi de vardır ALLAH onlara buğz eder. ALLAH’ın sevdiği üç kişiye

gelince : ( Birincisi) Bir adam bir topluluğa gelir, onlardan ALLAH adına bir şeyler ister ( ama bunu) kendisiyle onlar arasındaki bir akrabalık ya da yakınlık nedeniyle

istemez. Onun başvurduğu kimseler, istediğini vermezler. İçlerinden biri ise o topluluğun arkasına kayıp isteyen kimseye gizlice ihsanda bulunur. ( Öyle gizli verir ki) onun

verdiğini sadece ALLAH ile ihsanda bulunduğu adam bilir.

( İkincisi) Bir topluluk yoldadır. Gece boyu da yürürler. Derken uyku her şeyden değerli bir hal alır. Konaklarlar. Bir adam kalkıp Bana karşı tevazu ile yakarışta bulunur,

ayetlerimi okur.

( Üçüncüsü) Bir askeri birliğe katılmıştır. Birlik düşmanla karşılaşır ve hezimete uğrar. Ancak o ilerler ve öldürülünceye veya başarıncaya kadar savaşmaya devam eder.

ALLAH’ın buğz ettiği üç kişiye gelince, bunlar : Zina eden ihtiyar, kibirli fakir ve zalim zengindir.” ( Tirmizi, Cennet, 25)

AÇIKLAMA : Buğz edilen kişilerin ortak özellikleri, adeta kendilerini zorlayarak fıtratlarının gereğinin zıddını yapmalarıdır. Çünkü ihtiyarlık fıtratı zinadan, fakirlik

fıtratı kibirden, zenginlik fıtratı ise zulümden uzak durmayı gerektirir.

MAHŞER MEYDANINDA ALLAH’IN KENDİ GÖLGESİNE ALACAĞI YEDİ İNSAN TİPİ

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yedi kişi vardır ki ALLAH onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet Günü’nde Kendi gölgesinde gölgeler :

( Bunlar) Adalet sahibi yönetici; ALLAH’a ibadet içinde yetişen genç; mescidden ayrıldıktan sonra tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse; birbirlerini ALLAH için

seven, ALLAH rızası için bir araya gelip, ALLAH rızası için ayrılan iki kişi; güzel ve toplum içerisinde statü sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde ‘Ben ALLAH’tan

korkarım’ deyip bu daveti reddeden kimse; ALLAH’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş akıtan kimse.” ( Buhari, Ezan, 36)

ALLAH’IN SALİH KULLARINA VERDİĞİ DEĞER

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Kıyamet Günü Aziz ve Celil olan ALLAH şöyle buyuracak : ‘Ey Ademoğlu! Ben hasta oldum sen Beni ziyaret

etmedin!’

Kul diyecek : ‘Ey Rabbim! Sen Alemlerin Rabbi iken ben Seni nasıl ziyaret edebilirim?!’

Yüce Rabb diyecek : ‘Bilmedin mi falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin, yanında Beni bulacaktın!’

Yüce Rabb diyecek : ‘Ey Ademoğlu! Ben senden yiyecek istedim ama sen Beni doyurmadın!?’

Kul diyecek : ‘Ey Rabbim! Ben Seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin!’

Yüce Rabb diyecek : ‘Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin Ben onu yanımda bulacaktım.’

Yüce Rabb diyecek : ‘Ben senden su istedim, Bana su vermedin?!’

Kul diyecek : ‘Ey Rabbim! Ben Sana nasıl su içirebilirim? Sen ki Alemlerin Rabbisin!’

Yüce Rabb diyecek : ‘Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su verseydin, bunu Benim yanımda bulacaktın!?” ( Müslim, Birr, 43)

DÜNYA ALLAH KATINDA DEĞERSİZDİR

Hz. Sehl bin Sa’d anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Eğer dünya ALLAH katında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum

su içirmezdi.” ( Tirmizi, Zühd, 13)

ALLAH SEVDİĞİ KULUNU DÜNYADAN UZAK TUTAR

Hz. Katade bin Nu’man anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “ALLAH bir kulu sevdi mi onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması

gibi.” ( Tirmizi, Tıbb, 1)

AÇIKLAMA : Bu, mutlaka o kulun yoksul biri haline getirileceğini göstermez. Varlıklı da olsa, dünyaya ait maddi ve geçici değerler o kişinin gözünde önemli sayılmaz. Hayatını

onların üzerine kurmaz. Suyun yasaklanmasına gelince, o dönemde Araplar suyun hastalara zararlı olduğuna inanıyorlardı.

ALLAH HANGİ MALA NASIL MUAMELE EDER

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Kim ödemek arzusu ile insanların parasını alır ise ALLAH ( onun borcunu) öder. Kim de batırmak

niyetiyle insanların parasını alır ise ALLAH onu helak eder.” ( Buhari, İstikraz, 2)

ALLAH VE ZULME UĞRAYANIN DUASI

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “ALLAH, ( zulme uğrayanın) duasını bulutların üzerine çıkarır ve onlara sema kapıları açılır ve Yüce

ALLAH :

‘İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da duanı mutlaka kabul edeceğim!’ buyurur.” ( Tirmizi, Cennet, 2)

ALLAH’IN RAHMETi VE CENNET’E EN SON GİRENİN HALİ

Hz. Muğire bin Şu’be anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Hz. Musa ( ALLAH’ın Selamı Üzerine) Rabbine sordu :

‘Derece itibariyle Cennet halkının en düşüğü nasıldır?’ Yüce Rabb buyurdu :

‘O, bütün Cennet halkı Cennet’e girdikten sonra gelecek biridir ki kendisine : ‘Cennet’e gir!’ denilir. O kişi :

‘Ey Rabbim nasıl gireyim? Herkes yerlerine yerleşti, bütün Cennet tutuldu!’ der. Ona şu cevap verilir :

‘Sana dünya hükümdarlarından birinin mülkü kadar mülk verilmesine razı mısın?’ O :

‘Rabbim razıyım!’ der. Yüce Rabb :

‘Bu sana verilmiştir. Ve onun da bir katı ve onun da bir katı ve onun da bir katı ve onun da bir katı…’ O kişi beşinci de :

‘Ey Rabbim razı oldum ( yeter)!’ der. Yüce Rabb :

‘Bunlarla beraber daha on katı da sana verildi. Ayrıca gönlün her ne isterse, gözün neden zevk alırsa… Hepsi sana verilmiştir!’ buyurur. O kişi :

‘Rabbim razı oldum ( yeter)!’ der. ( Ve Hz. Musa tekrar sordu) :

‘Ya derecesi en üstün olan?’ ( ALLAH cevap verdi) :

‘İşte irade ettiklerim bunlardı. Onların keramet fidanlarını kendi elimle diktim ve üzerlerine mühür vurdum. Onlara hazırladığımı, ne bir göz görmüş ne bir kulak işitmiştir.

Hiçbir insanın kalbine de o şeylerle ilgili bir bilgi gelmemiştir.” ( Müslim, İman, 312)

kelimeitevhidHz. Abdullah bin Mes’ud anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Cennet’e en son giren kimse bazen yürür, bazen ağlar. Ateş de arada sırada onu

yalar geçer. Cehennem’i tamamen geçince dönüp ona bir bakar ve :
‘Beni senden kurtaran ALLAH münezzehtir! Yüce ALLAH bana hiç kimseye vermediği şeyi verdi’ der. Derken ona bir ağaç gösterilir. O :

‘Ya Rabbi’ der, ‘beni şu ağaca yaklaştır da altında gölgeleneyim, suyundan içeyim!’ Yüce ALLAH :

‘Ey Ademoğlu! Dilediğini versem Benden başka bir şey istemezsin değil mi?’ der. O kişi :

‘Ey Rabbim! Bundan başka bir şey istemeyeceğim!’ der ve başka bir şey istemeyeceğine söz verir. Rabbi de onun özrünü kabul eder. çünkü o sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Onu

ağaca yaklaştırır. Kişi, ağacın gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra ona öncekinden de daha güzel bir ağaç gösterilir. Dayanamayıp :

‘Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, artık Senden başka bir şey istemeyeceğim!’ der. Yüce ALLAH :

‘Ey Ademoğlu! Bana öncekinden başkasını istememeye söz vermemiş miydin? Ben seni ona yaklaştıracak olsam başka şeyler de isteyeceksin!’ der. O kişi artık başka bir şey

istemeyeceğine dair söz verir. Rabbi de onun özrünü kabul eder. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. ALLAH kişiyi o ağaca da yaklaştırır. Ve kişi onun gölgesinde de

gölgelenir, suyundan içer.

Sonra ona Cennet’in kapısının yanında bir ağaç yükseltilir. Bu ağaç, diğer ikisinden daha güzeldir. O kişi yine :
‘Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır da gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, Senden başka bir şey istemiyorum!’ der. Yüce Rabb :
‘Ey Ademoğlu! Sen öncekinden başka bir şey istemeyeceğine de Bana söz vermemiş miydin?’ der. O kişi :
‘Evet Rabbim! Senden başka bir şey istemeyeceğim’ der. Rabbi onun özrünü kabul eder. çünkü o sabredemeyeceği bir şey görmüştür. Onu bu ağaca da yaklaştırır. Kişi o ağaca

yaklaştırılınca Cennet halkının seslerini duyar. ( Dayanamayıp) :

‘Ey Rabbim! Beni Cennet’e sok!’ der. Yüce Rabb :
‘Ey Ademoğlu’ Beni senden kurtaracak şey nedir! Sana dünya kadarını ve beraberinde bir o kadarını daha versem razı olur musun!’ der. O kişi :
‘Ey Rabbim! Benimle alay mı ediyorsun? Sen ki Alemlerin Rabbi’sin!’ der.

( Hadisi rivayet eden) Abdullah bin Mes’ud, bu noktada güldü ve :

‘Niye güldüğümü sormuyor musunuz?’ dedi. İnsanlar :

‘Niye güldün söyle?’ dediler. O :

‘Rasulullah da ( Ona Binler Selam) böyle gülmüştü. ‘Niye güldünüz?’ diye sorulduğunda da’ :
‘Alemlerin Rabbi’nin, o kişi : ‘Sen ki Alemlerin Rabbi’sin, benimle alay mı ediyorsun?’ deyince gülmesine gülüyorum!’ dedi. Yüce ALLAH :
‘Ben, seninle alay etmiyorum. Fakat Ben, Şanı Yüce Olan’ım. Dilediğimi yapmaya gücü yetenim.’ buyurdu.” ( Müslim, İman, 310)

ALLAH’IN EN ÇOK BUĞZ ETTİĞİ ERKEK?

Hz. Aişe anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “ALLAH’ın en çok buğz ettiği erkek, şiddetli düşmanlık eden hasımdır.” ( Buhari, Ahkam, 34)

ALLAH’IN RAHMETİ VE CEHENNEM

Hz. Enes anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Yüce ALLAH şöyle seslenir : ‘Beni bir gün zikreden ya da herhangi bir yerde Benden korkan kimseyi ateşten

çıkarın!” ( Tirmizi, Cehennem, 9)

AÇIKLAMA : Bu durum, dünyadan imanla ayrılmış ve Cehennem’e de Mü’min olarak gitmiş kimse için söz konusudur.

ALLAH’IN EN CÖMERT OLDUĞU ZAMAN

Hz. Muaz bin Cebel anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Akşamdan ( abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp ALLAH’tan dünya

ve ahiret için hayır isteyen hiç kimse yoktur ki ALLAH dilediğini vermesin.” ( Ebu Davud, Edeb, 105)

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah ( Ona Binler Selam) buyurdu ki : “Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri girince ( rahmetiyle) dünya semasına iner ve : ‘Kim Bana dua

ediyorsa, ona cevap vereyim. Kim Benden bir şey istiyorsa onu vereyim. Kim Benden bağışlanma diliyorsa onu bağışlayayım’ der.” ( Buhari, Tevhid, 35)

MÂRİFETULLAH

Allah'ı bilme, tanıma, O'nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma.

Mârifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar "marifet" ve "Allah" kelimeleridir. Marifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey,

bilme, biliş, vasıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık manalarına gelmektedir. Bununla birlikte, marifet, Allah'ı O'nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve iradesinin geçerliğini

bilmek; alçak gönüllü olmak manasını ifade ettiği gibi bilginler arasında ilim manasına da gelmektedir, ki onlara göre, her itim bir marifettir, her marifette bir ilimdir.

Allah'ı âlim ( bilen) herkes ariftir, her arif de âlimdir ( Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risâlesi, s. 427).

Genel olarak bu manalara gelmekte olan "marifet", Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani "mârifetullah" denildiğinde ise "Allah'ın vücûd ve vahdaniyetinin bilinmesi"

manasına gelmektedir.

Mârifetullah, aslında, kişinin Allah'ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O'na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah'ı hakkıyla tanırsa, O'nun emir ve

yasaklarına bağlanır. Mârifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır.

1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah'ı ve O'nun birliğini bilmek, ululuğu ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zatından teşbihi red etmek ve uzaklaştırmak;

2. Allah'ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,

3. Allah'ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak ( Hucvirî, Keşful-Mahcûb, İstanbul 1982, s. 92).

Cüneydî Bağdâdîye marifet ile ilgili bir soru sorulduğunda şöyle cevap verir : "Marifetten ve bunu elde etmenin sebeplerinden sordu. Marifet, gerek havasdan, gerek avamdan

olsun bir tek marifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gayesine ve sonuna varamaz. Zira arifler

katında maruf un sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zatı marifet nasıl kapsar? Yaratıkları

içinde O'nu en iyi bilenler, O'nun azametini idrakten, yahut zatını keşfetmekten aciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrakten âciz olduklarını

bilirler. Zira O, kadimdir, mâsivası ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Halbuki O'ndan gayrı her kavî, O'nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O,

öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O'ndan başka her âlimin ilmi O'ndan

gelir. Tesbih ve tenzih, bidayetsiz evvel olan, nihayetsiz baki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah'a olsun"

Kur'ân-ı Kerim'de; "Allah'ı hakkıyla takdir edemediler" ( el-En'âm, 6/91) ayeti, mârifetullah bilgisine işaret ettiği rivayet edilmektedir. Nitekim Ebû Ubeyde'nin, ayeti

"Allah'ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler" şeklinde açıkladığını görmekteyiz ( el-Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrût 1965, VII, 37).

Ömer DUMLU

MARİFET : “Tanıma”,“Bilme”

MARİFETULLAH : “İlâhî hakikatlara vukufiyet”, “Kalbî inkişaf”, “İlâhî sıfat ve isimlerin tecellilerine tefekkürde erişilen mertebe.

“Bütün ulûm-u hakikiyyenin esası ve nuru ve ruhu marifetullahdır.” ( Sözler)

Allah’a inanan insanın kalbi imanla nurlanmıştır. Bu, kör gözün açılmasından, işitmeyen kulağın duymaya başlamasından çok ileri bir inkişafla ruhun, Rabbine kavuşması, ona

inanması ve kendini onun mahlûku bilmesidir. Şimdi sıra, O’nu tanıma vadisinde mesafeler katetmeye gelmiştir.

Kur’an-ı Kerim, mü’mine daima marifet dersleri verir. Allah’ın adıyla başlar ve hemen Allah’ın Rahman ve Rahim olduğunu bildirir. Bu bir marifettir, yâni Allah’ı tanımaktır.

Rahman ve Rahim olarak.

“Yaratan Rabbinin ismiyle oku!” emriyle Allah Resulüne ( a.s.m.) ve onun şahsında da bütün ümmetine marifet sahasında mesafeler katetme emri verilmiş. Biz bu emirdeki Rab

isminden dersimizi alarak, öncelikle kendimizde tecelli eden İlâhî terbiyeyi okuruz. Kanımızı, hücremizi okuruz; yüzümüzü gözümüzü okuruz; kalbimizi ruhumuzu okuruz... Hepsini

en güzel ve en faydalı biçimde terbiye eden Rabbimizin rahmetini, keremini okuruz.

Okudukça O’nun rububiyetine marifetimiz artar. O’nun rahmetine marifetimiz artar. İhsanını daha güzel, daha net, daha açık seyreder oluruz.

Âyetin devamına geçer, nutfeden yaratıldığımızı ibretle düşünürüz. Bizi her şeyimizle o küçücük şifrede yerleştiren ve onu açıp her organımızı yerli yerine koyan Rabbimizin

lütfuna, rahmetine hayran kalırız.

Geçeriz Fatiha sûresine.. Rabbimizi, “Rabb-ül-âlemin” olarak tanırız. O, bizim Rabbimiz olduğu gibi, bütün hayvanlar, bitkiler âleminin de Rabbi. Sema âleminin, arz âleminin de

Rabbi. Melek âleminin, cin âleminin de Rabbi. Arşın, kürsinin, cennet ve cehennemin de Rabbi. Bunları düşündükçe, O’nun marifetinde daha da terakki ederiz.

İnsan marifetullahda ileri gittikçe hem Rabbinin keremini, ihsanını, afvını ve ğufranını daha iyi anlar; hem de O’nun kudretini, azametini, celâl ve kibriyasını. Böylece o

mü’minin ruhunda muhabbetle mehafet, yâni Allah sevgisiyle Allah korkusu birlikte inkişaf eder. Rabbini ne kadar çok severse, korkusu da o nisbette artar.

İnsan bir zâtı sevdi mi, onun teveccühünü kaybetme endişesi ruhunu sarar. Sevgiyle korkunun bu sentezine “hürmet” diyoruz. Hürmette sevgi hâkimdir, ama korku da onun

yanıbaşından ayrılmaz.

Allah’a kullukta da muhabbetle mehafet beraber yürürler. Her ikisi de marifetin inkişafı nisbetinde ilerler, yükselirler.

Marifet, uçsuz bucaksız sema. Marifet, sonu gelmez yolculuk. Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir

mesafe vardır.

Resulûllah Efendimiz ( a.s.m.), Mi’rac mûcizesinden önce de, mahlûkat içerisinde tahkikî imanın son hududundaydı. Mi’rac ile, marifet semasına uruc etti. Rabbinin mülkünü kat

kat gezdi. Cennetini, cehennemini gördü. Melekler âlemini bütün ihtişamı ile seyretti. O mukaddes ruhunu safha safha yücelten ve O’nu ulviyet mertebelerinde sür’atle yükselten

bu bereketli seyahat sonunda, pâk lisanından şu cümle dökülmüştü :

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben ( senin lütfunla eriştiğim bu marifet mertebesine rağmen yine de) seni hakkıyla tanımayamadım, bilemedim.”

Bu mânâyı ders veren bir Hadis-i Kudsi :

“Allah’ı hakkıyla ancak kendisi bilir.”

Resulûllah Efendimiz ( a.s.m.), “ben zaten semalara, cennete cehenneme ve onlarda vazife gören meleklere iman etmişim” demekle kalmayıp, Allah’ın emriyle o âlemleri gezdiği

gibi, biz de Onun bu sünnetine hiç olmazsa tefekkürle uymalı, o âlemlerde fikren gezmeli, İlâhî sıfatların onlardaki geniş tecellilerini hayretle düşünmeli ve ruhumuzun İlâhî

marifetle her an biraz daha terakki etmesine çalışmalıyız.

Allah’ın marifetinde ilerlemenin, yükselmenin yolu, bizim için düşünmekten, okumaktan geçer. Bilhassa iman hakikatlarına ait ulvî dersleri.

“Basiret nuruyla bakanlar, muhabbet ve ünsiyetin, Mahbubu devamlı olarak hatırlamakla kökleşeceğini, marifetin ise O’nun zâtını, sıfat ve fiillerini daima düşünmekle mümkün

olabileceğini bilmişlerdir.” “Marifet, fikrin devamı ile hâsıl olur.” ( İhya-yı Ulûm’dan)

Buna göre, “ben zaten iman ediyorum” diyerek tefekkürden uzak kalmak, insanı marifetullahda geri bırakır.

Etrafımızı çepeçevre kuşatan mahlûklardan, meselâ, bir yaprağa göz atalım. Biz o nazenin mahlûğu sadece rengiyle ve şekliyle tanırız. Onun hakkındaki marifetimiz, bilgimiz dar

bir çerçevededir. Ama, biyoloji eğitimi görmüş, bitki fizyolojisi üzerinde ihtisas yapmış bir başkası, onun hakkında makaleler döker, kitaplar yazar.

Dağ dendi mi, aklımızda sadece birkaç kelime, yahut bir iki cümle canlanır. Onun hakkındaki bilgimiz, onu tanımamız bu kadar kısa, bu kadar yetersizdir. Bir maden mühendisinin

bu husustaki bilgisi, marifeti ise kitaplara sığmaz.

Yaprak ve dağ; kâinat kitabından ancak iki kelime. Ve insan bu muhteşem kitabın sadece bir yahut iki kelimesinde ihtisas sahibi olabiliyor.

Şimdi şöyle bir düşünelim : Kâinatın her yönüyle bilinmesi insan idrakini çok çok aşarsa, insanı hücre hücre, semayı yıldız yıldız, cenneti kat kat, cehennemi tabaka tabaka

yaratan Allah’ın o sonsuz sıfatları hakkında insanın marifeti ne kadar noksan kalacaktır! Zaten O’nun mukaddes zâtını hakkıyla bilmek, beşerin idrak sahası dışındadır.

Bir mü’min, ömrünün bütün dakikalarını marifetullahda her an terakki etmekle geçirse, sonunda söyleyeceği söz, “ben seni hakkıyla tanıyamadım” olacaktır.

Yine böyle bir ömrü, hep şükürle, hep ibadetle geçirse sonunda “ben sana hakkıyla şükredemedim, sana hakkıyla ibadet edemedim.” diyecektir.

Allah’ın cemali de sonsuz, celâli de kemali de... Her mü’min bunlara iman eder. Ama marifet hususunda, aralarında büyük farklılıklar var.

Bir tek misal :

Her mü’min Cenâb-ı Hakk’ın mekândan münezzeh ve her mekânda hazır olduğuna inanır. Bütün mekânları ve onlarda meydana gelen bütün hâdiseleri birlikte yaratan Zâtın, mekândan

münezzeh ve her mekânda hazır olduğuna akıl da şehadet eder. Ama bu imanın, bu şehadetin kalblerde, duygularda, hislerde icra ettiği tesir noktasında, mü’minler arasında çok

farklılıklar vardır. Bu hakikatı sadece sorulduğunda hatırlayan bir mü’min ile, bu imanını ruhunda hâkim kılan ve her an İlâhî murakabe altında bulunduğunun idraki içinde

sözlerini, fiillerini ve hallerini daima kontrol altında tutan bir diğer mü’minin bu noktadaki marifetleri birbirinden çok farklıdır.

İslâm’da tevhid esasdır. Her mü’min Allah’ın bir olduğunu bilir. O’nun eşi, benzeri, yardımcısı olmadığına iman eder. Bu, gerçek bir marifettir. Ama bu marifette de nice

dereceler var. “Vahdehu”nun şu tefsirine bu nazarla bakalım :

“Allah birdir. Başkasına müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir,

herşeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin hazinesi O’nun yanındadır.” ( Mektubat)

İşte bu ulvî makama ermede mü’minler arasında nice dereceler var.

İnsan, Allah’ın azametine marifet kazandıkça, ruhu huzur ve huşû ile dolar.

Onun irade sıfatına olan marifeti terakki edince, âkıbetinden daima endişe eder. Zira, O’nun iradesine mâni olacak bir başka irade bulunmadığına yakînen inanmıştır.

O’nun kibriyasını düşündükçe, nefsinin zillet ve hakaretini daha iyi anlar; ona büyüklenme fırsatı vermez.

Herbiri sonsuz kemalde bulunan bütün İlâhî sıfatlar ve isimleri de bunlara kıyas ettiğimizde Allah’ın marifetinde terakki etmenin sonu olmadığını daha iyi anlar, bu vadide

insanlar arasında bir bakıma sonsuz farklılık bulunduğunu daha iyi idrak ederiz.

İnsanın yaratılış gayesinin ibadet olduğunu beyan eden İlâhî fermandaki bu ibadet kelimesini, büyük âlimlerimiz marifet olarak tefsir etmişler. İnsanın yaratılış gayesi Allah’ı

tanımak ve bu vadide daima ilerlemektir, demişler. Bu mânâ gerçekten de ruhumuzu tam tatmin ediyor.

Bilindiği gibi cennette, namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler yok. Ama, marifette terakki, orada, çok daha ileri seviyesiyle, yine hükmünü icra edecek. Burada, bir bardak suda

Allah’ın rahmetini okuyan, O’nu Rezzak olarak tanıyan bir mü’min, orada cennet ırmaklarından içecek, Rabbinin rezzakiyetini çok daha güzel anlayacak, daha geniş dairelerde

tefekkür edecek.

Burada semayı seyreden gözler, orada Arşı seyredecekler.

Ba’s hâdisesiyle insanlar yeniden yaratılırken, cennetin bütün lezzetlerinden faydalanabilecek ve cehennemin o hayallere sığmaz acılarını çekebilecek bir mahiyete kavuşacaklar.

İşte, mü’min, bu yeni yaratılışıyla, cennette dünyadakinden çok daha fazla lezzet alacak; tefekkürü, hayreti, şükrü ve marifeti de o nisbette artacaktır.

Bu dünyadaki nimetler, cennettekilerin yanında gölge gibi. O halde, oradaki marifet de bu dünyadakinden o derece ileri olmalı.

-------------

İnsanın Allah'ı Tanıması

Geçmiş peygamberlerin kitaplarında, insan hitabeden şu söz meş­hurdur :

Ey insan, Rabbini tanımak için kendini tanı “insanın kendisi bir aynadır, ona bakan hakkı görür. Birçok insanlar kendilerine bakar fakat hakkı göremezler. O halde kendini

bilmek, Allahü Tealayı bilmeye hangi yolla vesile olduğunu bilmek lazımdır. İnsan önce kendi­ni bilince anlar ki; bundan önce nice yıllar geçmiştir, kendisinin namı nişanı yok

idi. Şimdi ise akıllara durgunluk veren haller onda meydana geldi. Ama bütün bu azaları kendisi mi, yoksa başkası mı mey­dana getirdi? İnsan zaruri olarak bilir ki, her azası

yerinde olduğu halde bir kıl ucu yaratmaktan acizdir. Demek ki, bir su damlası iken daha aciz ve noksan idi. Böylece kendini yaratanın kudretini görür ve bilir ki, her bakımdan

tam bir kudret vardır. İstediğini istediği gibi yaratır. Bundan daha üstün hangi kudret olabilir ki, böyle hakir ve aşağı bir damla sudan, olgun, güzel, hikmetli ve şaşılacak

bir şa­hıs yaratıyor.

Kendinde olan akıl almaz bu inceliklere ve organların faidelerine ve her birinin ne hikmetle yaratıldığına, el, ayak, göz ve dil gibi za­hiri organlarına bakınca, kendini

yaratanın ilmini bilip, her şeyi ku­şatmakta olduğunu ve yine böyle bir alimin bilmediği hiç bir şeyi olmadığını anlar.

Çünkü bütün akıllıların aklı bir araya gelse, onlara uzun ömür ve­rilse bu organlardan birini daha iyi yapmayı düşünseler, asla yapmazlar. Mesela, yenilen şeyleri kesmek için

keskin olan ön dişlerini kesmek için uçları düz olan azı dişlerini, değirmene öğütebileceği şeyleri atan dil küreğini, yemekleri hamur haline getirecek salgı kuvvetini, sonra

boğaza gidip orada kalmamasını, bütün akılları, bundan daha iyi bir şekilde yapamazlar.

İnsanın her parçasında bunun gibi hikmetler vardır. Bir kimse bu hikmetleri ne kadar çok bilse, Allah'ın ilminin azametine hayranlığı o kadar çok olur. İnsan kendi zatının

zuhurundan Allahü Teala’nın zatını görür. Etrafındaki şaşılacak hikmetler ve faydalarda, hakkın ilminin kemalini görür. İşte bunun için kendini tanımak Allahü Tealayı bilmenin

anahtarı olur.[98]

Allah'a Yöneliş

İçinde yaşadığımız bu alem boşuna yaratılmış değildir. Hayat ve ölümün hikmetlerini kavramak ve kendisini ona göre ayarlamak her insanın başlıca vazifesidir. Yaratılan her şey

onun yüzü suyu hürmetine vücuda gelmiş ve onun hizmetine tahsis edilmiştir. Bütün var­lıklar gayesinin yolcusu olunca, insan için gayesiz yaşama düşünülebilir mi? Dünya

hayatının Allah'a giden ince yollarında gaflet ayaklarının kaba izleri ayıp ve günah değil midir?

O halde kainat karşısında yüceliği ile uygun yaşamak isteyen insana ilahi gaye yoluna girmek zaruri bir hayat şartı oluyor.

Hakikatte yüksek hayat, ancak iman ışığı altında, İslami neş’elerle takip olunabilir. Bunun içindir ki, ilk insan ve Peygamber Adem, ( a.s.) dan itibaren asırlar boyunca

insanlar din mükellefiyeti karşısında kalmış, imanlı ve faziletli yaşamaya davet olunmuşlardır. Din hilkatle başlayan bir ihtiyaç ve zarurettir. İnsan hayatının en kuv­vetli

tezahürüdür.

Cehalet ve bozgunculuklarla kaybolan ilahı hakikatleri yenilemek, insanları daldıkları imansızlık ve ahlaksızlık karanlıklarından hak ve fazilet nuruna çıkarmak için zaman zaman

peygamberler gönderilmiş ve kitaplar indirilmiştir. Bu Allah’ımızın biz kullarına en büyük lutfu ihsanıdır. Nihayet beşeriyetin ebedi mürşidi, son peygamberimiz Hz. Muhammed (

s.a.s.) efendimiz geldi, bu suretle nübüyvet nuru sonsuzluğu gölgesine almış oldu, İslam dini ve Kur'an gelince başka dinlere ve kitaplara lüzum kalmamış, ruhani hakimiyet, hak

saltanatı Müslümanlığa nasip olmuş ve onda karar kılmıştır. Artık dindar yaşamak isteyenler için başka din aramağa ihtiyaç kalmadığı gibi, İslam dininden başka dinlere davet

propagandaları da lüzumsuz ve abes bir meşgale halini almıştır.

İslam dini, haiz olduğu ilahi nur sayesinde hayatı beşikten mezara, oradan da ahiret aleminin esrarengiz hakikatlarına kadar aydınlatmakta ve hakiki hayat yolcularına ruhani

rehberlik etmektedir. Müs­lümanlık, cihana hikmet gözüyle bakmayı emretmekte ve hayatın takip olunmasını istemektedir.

İnsan her zaman düşünmeli, kendi kendine Sorular sormalı ve kai­nata bakıp ibret almalıdır. Ben, yüz sene önce neredeydim. Yüz sene sonra nerede olacağım? Yaratılmam için

dilekçemi verdim? Ölümden rüşvetle kurtulabilir miyim? Ben kadir miyim, aciz miyim? Ka­dir olsam, mademki kadirim kuvvetliyim, yedeğe, içmeye, havaya neden ihtiyaç duyuyorum?

Niçin sıcakta yanıyor soğukta donuyorum? Niçin hastalanıyorum ve hemen doktora koşuyorum? Doktor her hastalığa çare bulabiliyor mu? Böbreğin aklı mı var, kandan idrarı nasıl

ayırıyor?

Gözümü, kulağımı yapan usta, Asya'da mı, Avrupa'da mı, Ameri­ka'da mı, nerede, nasıl yaptı? Bugün insanlar aya çıkıyor niçin insanın tırnağını bile yapamıyorlar? Gökten yağan

yağmur aynı, yerden fışkıran su aynı, güneş aynı fakat yerden çıkan bitkiler, ağaçlar niçin başka başka? Renkler ayrı şekiller ayrı, kokular çeşit çeşit Ayı, güneşi, yıldızları

yaratan, dünyayı güneşin etrafında döndüren kim?

Mademki her şey tesadüfi, dünya niçin bir gezegene çarpıp duman olmuyor? Alemde bir nizam, intizam var, tesadüfi diye asla bir şey yoktur.

Sağır ateşe, kör toprağa, aciz suya, ruhsuz havaya tabiat deniyor. Birbirinden aciz olan bu maddeler hiç bir şey yaratabilir mi? Bir basit ilaç uzun yıllar okuyan kimyagerin

derin derin düşünerek ince he­sabıyla, yaratılmış hazır maddelerden, üç gram birinden beş gram birinden alıp bir araya getirmekle meydana gelir. Öyleyse bu muazzam mahlukatı

kör, sağır, akılsız tabiat yaratabilir mi?

Hayır, beni bir yaratan var. Kainatı idare eden bir idareci var. Kur­an- ı Kerim tam düşünceme uygun, bana doğru yolu gösteriyor ve be­ni tefekküre sevk ediyor. Hem dünya ve hem

de ahir et için saadet kay­nağı, yaratıcının kelamı olduğu lafzıyle, manasıyle ve her yönüyle apaçık. İşte bu yüce kitabın sahibi olan Allah bir gün beni ahir ete davet edecek,

tekrar diriltecek ve bana verdiği nimetlerin hesabını teker teker soracak, öyle ise ben Cenab-ı hakkın yolundan nasıl çıkarım. İnsan düşünüp demeli : Ben aciz Allah kaadir, ben

cahil Allah alim, ben mahluk Allah halik, o halde ben mi iyi bilirim, yoksa beni ya­ratan mı? Elbette ki Yüce Allah her şeyi daha iyi bilir. Belki güneş ile mum ışığını mukayese

etmek mümkündür, fakat Cenab-ı Hak ile O'nun kulu katiyyen mukayese edilemez.

Nefsiyle caniyle cihat denilince, eski zaman savaşlarında olduğu gibi, eline bir kılıç alıp düşmanın üzerine yürümek anlaşılmasın. Ci­hat çok geniş manalı bir mefhumdur. Lügat

itbarıyle aşırı gayret göstermek, cehit sarf etmek demektir. Allah yolunda yapılan her çalışma cihattır.[99]

-----------

Allah’ın İsim ve Sıfatları

İmam Taberi isim ve sıfatlar hakkında şöyle demiştir :

“Buluğ ve ergenlik çağına erişen her kadın ve erkek Allah’ın isim ve sıfatlarını delilleri ile bilmezse Müslüman olmaz. Çocuklar yedi yaşına geldiklerinde onlara bu konu ile

ilgili delilleri öğretmek ve onları yetiştirmek velilerine vaciptir.”

Maturidi Kitabu’t-Tevhid 27
A) Allah’ın İsimleri

Allah-u Teâlâ’nın isimleri, kendisi için özel alametlerdir. Bunlar ancak Kur’an ve sünnet esas alınarak belirlenebilir. Bu isimlerden her biri, bir veya daha fazla sıfata

delalet edebilir. Mesela Alim ismi, ilim sıfatına, Kadir ismi kudret sıfatına, Rahman ismi rahmet sıfatına delalet etmektedir. İsim ve sıfatların tamamının manalarını ise

‘Allah’ ismi kapsamaktadır.

Allah’ı isimlerinde birlemek, O’nun her ismine ve o ismin delalet ettiği manaya inanmayı gerektirir.
Allah’ın İsimlerin Adedi

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Allah’ın yüzden bir eksik, doksan dokuz ismi vardır. Herkim onları sayarsa cennete girer. Allah tektir ve teki sever.”

Buhari 6348, Müslim 2677/5

Hadisinden dolayı Allah’ın doksan dokuz ismi olduğu bilinmektedir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğu Allah’ın isimlerinin bundan daha fazla olduğu görüşündedirler. Delilleri de şu

hadistir. Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Ey Allah’ım! Kendini isimlendirdiğin, Kitabı’nda indirdiğin veya katındaki ( bizce bilinmeyen) gayb ilminde kendine sakladığın Sana ait tüm isimlerle Senden istiyorum.

Kur’an’ı gönlümün baharı, kalbimin cilası yap, O’nunla hüznümü, gam ve kederimi gider.”

Ahmed 1/391-3712-4318, Hakim 1/509, Mucemu’l-Kebir 10352, Ebu Ya’la 5297, İbni Ebi Şeybe Musannef 29309, İbni Hibban İhsan 972, Bezzar Keşfu’l-Estar 3122, Albani Sahiha 199

İbnu’l-Kayyim ( Rahmetullahi Aleyh) Allah’ın isimlerinin adedi hakkında şunları söylemektedir :

“Esmau’l-Husna, herhangi bir sayı ile sınırlandırılamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın kendi katında gayb aleminde tercih ettiği isim ve sıfatları vardır. Bunları ne Allah’a yakın bir

melek, ne de gönderilen bir nebi bilebilir.”

Bedaiu’l-Fevaid 1/166

Benzer sözleri günümüz alimlerinden Salih bin Fevzan el-İrşad isimli eserinde söylemektedir.

İmam Nevevi ( Rahmetullahi Aleyh)’de :

“Alimler bu 99 lafızlı hadiste Allah’ın isim ve sıfatları hususunda hasr daraltma, sınır olmadığına ittifak etmişlerdir. Bu hadisin manası ‘Allah’ın 99’dan başka ismi yoktur’

şeklinde değildir. Hadis ile kast olunan mana ancak, ‘Kim bu 99 ismi sayarsa cennete girer’ şeklindedir. Onları saymakla cennete girişin bildirilmesiyle istenen, isimlerin

sayısı hakkında bir sınır olduğunu bildirmek değildir.” demekte ve az önce geçen hadisi bu görüşün delili olarak zikretmektedir.”

Müslim Şerhi 5/2589

Hadislerde zikredilen Allah’ın isimlerini saymaktan murat, onları ezberlemek, manalarını anlayıp öğrenmek, gereğince amel etmek ve onlarla tevessül ederek Allah’a dua etmektir.
B) Allah’ın Sıfatları
Sıfatlar İki Çeşittir :
( 1) Zati Sıfatları

Bunlar nefis, ilim, hayat, kudret, görme, işitme, el, vecih ( yüz), kelam, kadem ( ayak), azamet, kibriya, uluv ( yükseklik), zenginlik, rahmet ve hikmettir. Bu sıfatlar

Allah’ın şahsında sabittir, O’ndan ayrılmaz.
( 2) Fiili Sıfatları

İstiva ( yükselme), nüzul ( inme), gelme, hayret etme, gülme, razı olma, sevme, kerih görme, kızma, sevinme, gazap etme, maiyyet ( beraberlik) vb. sıfatlardır. Bunlar

görüldüğü gibi, Allah’ın iradesi ve kudreti ile alakalı sıfatlardır.

Bu çeşit sıfatlarda bize gerekli olan, Allah’ın kemaline layık mana üzere onları Allah’a isbat edip belirlemektir.
İsim ve Sıfat Tevhidinin Delilleri

Bunlar Kur’an’da ve Sahih Sünnette çoktur. İsim ve sıfatlara en şamil ( kapsayıcı) sure Kur’an’ın üçte biri diye adlandırılan İhlas Suresi’dir. Bu sure kemal sıfatları Allah

için isbat ederken, noksan sıfatlardan da Allah’ı tenzih etmektedir. Kur’an’ın tamamı ise kıssalar, hükümler ve Allah’ın sıfatları şeklinde taksimatlara ayrılmaktadır.

Kur’an’daki en büyük ayet olduğu bildirilen Ayete’l-Kürsi yani Bakara Suresi 255.ayet de, Hadid Suresi 3. ayet de isim ve sıfatlar denilince ilk akla gelen ayetlerdir. Kur’an’da

Allah’ın isim ve sıfatlarından bahsetmeyen bir sure yok gibidir.
Ehli Sünnet’in İsim ve Sıfat İnancı

Ehli Sünnet ve’l-Cemaat;

( 1) Rablerini Kur’an ve Sahih Sünnette geçen sıfatlarıyla tanırlar, lafızları tahrif etmezler, bildirilen isim ve sıfatları benzetme, keyfiyetlendirme ve iptal yoluna sapmadan

geldiği gibi kabul ederler. Yüce Allah’ın sıfatlarının keyfiyeti hakkında sınırlama ve belirlemelerde bulunmazlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…De ki : Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?...”

Bakara 140

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur…”

Şuara 11

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.”

A’raf 180

( 2) Şanı yüce Allah’ın, kendisinden önce hiçbir şeyin var olmadığı ilk; kendisinden sonra hiçbir şeyin bulunamayacağı son; kendisinin üstünde hiçbir şeyin olmadığı zahir;

kendisinin altında hiçbir şeyin olmadığı batın olduğuna inanırlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir.”

Hadid 3

( 3) Onlar Yüce Allah’ın her şeyi yaratan, kuşatan ve her canlıyı rızıklandıran, her şeye güç yetiren ve hesaba çekecek olan tek ilah olduğuna inanırlar.

En’am 101, Fetih 21, Talak 12, Cin 28, Hud 6, Kehf 45, Enbiya 47, Bakara 163

( 4) Onlar Allah-u Teâlâ’nın yarattıklarından yüce, yüksek ve onlardan ayrı olduğuna inandıkları gibi O’nun yedi kat semanın üstünde olduğuna ve Arş’a istiva ettiğine (

yükseldiğine) ve ilminin her şeyi kuşattığına yorum yapmaksızın inanırlar.

Ra’d 9, A’la 1, Bakara 255, Talak 12


Allah’ın Gökte Oluşu

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Göktekinin sizi yere batırmayacağından emin misiniz?.. Yoksa göktekinin üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz?..”

Mülk 16, 17

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…Güzel sözler ancak O’na yükselir. Onları da ( Allah’a) salih ameller yükseltir.”

Fatır 10

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Onlar üstlerindeki Rablerinden korkarlar.”

Nahl 50

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Firavun : ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap! Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm…’ dedi…”

Mü’min 36-37

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Doğrusu Allah, onu ( İsa’yı) kendisine yükseltmiştir…”

Nisa 158, Âl-i İmran 55

Bu hususta Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

a) Muaviye bin Hakem hadisinde Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem), efendisinden tokat yiyen cariyeyi imtihan ederken :

−Allah nerede? diye sordu.

Cariye :

−Semadadır ( semanın üzerindedir), diye cevap verince Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de bunu kabul ve ikrar etti.

Müslim 537/33

b) Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

“…Sizler yeryüzü ahalisine merhamet edin ki, semada bulunan ( Allah) da size merhamet etsin.”

Ebu Davud 4941

c) Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

“Ben semada olan Allah’ın emini ( kendisine güvenileni) olduğum halde sizler bana güvenmiyor musunuz? Halbuki sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor.”

Buhari 4045, Müslim 1064

( 5) Onlar Kürsü ile Arş’ın hak olduğuna ve Arş’ın su üzerinde olduğuna inanırlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…O’nun Kürsü’sü gökleri ve yeri içine almıştır…”

Bakara 255

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerindeyken gökleri ve yeri altı günde yaratandır…”

Hud 7

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Arş’ı yüklenen ve onun etrafında bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler…”

Mü’min 7

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…O gün Rabbinin Arş’ını onlardan ( meleklerden) sekizi üzerlerinde taşır.”

Hakka 17

Bu hususta Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır :

“…O’nun ( Allah’ın) Arş’ı su üzerindedir…”

Buhari 7289, Müslim 993/37

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Yedi kat gök ile yedi kat yer, Allah’ın Kürsü’sü yanında, ancak genişçe çöl bir yere bırakılmış bir halka gibidir. Arş’ın Kürsü’ye üstünlüğü ise geniş çölün bu halkaya

üstünlüğü gibidir.”

Ahmed 5/178-179, Bezzar 160, İbni Hibban el-İhsan 361

Abdullah ibni Abbas ( Radiyallahu Anhuma), Kürsü’nün, iki ayağın konduğu yer olduğunu söylemiştir.

Hakim 3116, Mucemu’l-Kebir 12404

( 6) Allah’ın iki eli vardır ve her iki eli de sağdır. O’nun her iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Allah ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?’…dedi.”

Sa’d 75

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…Bilakis O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder…”

Maide 64

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Rahman’ın iki eli de sağdır…”

Müslim 1827/18, Tirmizi 3589, Nesei 5344, İbni Huzeyme Tevhid 1/159-197, Beyhaki Esma ve Sıfat 2/55-56, Ahmed 2/160-6492, İbni Hibban İhsan 222-223, Hakim 1/64, Albani Sahiha

46-50, 3136

( 7) Onlar Yüce Allah’ın gecenin son üçte birinde yücelik ve büyüklüğüne yaraşır şekilde dünya göğüne indiğine inanırlar.

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Rabbimiz gecenin son üçte biri kaldığı zaman dünya semasına iner ve şöyle der :

−Yok mu bana dua eden? Duasını kabul edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen? İstediğini ona vereyim. Yok mu benden bağışlanma dileyen? Onu bağışlayayım.”

Bu hadis yaklaşık 28 sahabenin rivayet ettiği mütevatir bir hadistir.

Buhari 1096, Müslim 758/168

( 8 ) Onlar Allah’ın kendisine yaraşır şekilde nefsi, yüzü, iki gözü, baldırı ve ayağı olduğuna, bunların da yaratılmışlara benzemediğine inanırlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“( Musa’ya hitaben) Seni, nefsim için seçtim.”

Ta-Ha 41

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Ancak celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü baki kalacaktır.”

Rahman 27, Bakara 115

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir seferinde :

“Allah’ım! Senden, yüzüne bakma lezzetini ve Seninle buluşma şevkini bana lütfetmeni istiyorum!” diye dua etmiştir.

Ahmed 5/191, Mucemu’l-Kebir 4803, Hakim 1900

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“İnkar edilmiş olana ( Nuh’a) bir mükafat olmak üzere gemi gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”

Kamer 14, Ta-Ha 39, Tur 48

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın gözü hakkında :

“Hiç şüphesiz Rabbinin bir gözü kör ( şaşı) değildir!” buyurmuştur.

Buhari 6978, Müslim 2933/101

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“O gün baldır açılır ve secdeye çağrılırlar, ancak buna güç yetiremezler.”

Kalem 42

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıyamet günü hakkında şöyle buyurdu :

“…Rabbimiz baldırını açar, derhal O’nun azametinden dolayı her mü’min erkek ve kadın secde eder. Yalnız dünyada insanlara göstermek ve işittirmek için secde edenler secdesiz

kalır. Secde etmeye gider ama sırtı tek bir tabakaya döner.”

Müslim 182, 183, Buhari 4903, 7310, 7311

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“…Fakat cehennem dolmak bilmez. Allah ona ayağını koyar da o :

−Yetişir, yetişir, yetişir, der. İşte o zaman cehennem dolar, bir kısmı diğer kısmına büzülür…”

Buhari 4785, Müslim 2846/36

( 9) Onlar Allah-u Teâlâ’nın kıyamet gününde kulların arasında hüküm vermek için yüceliğine yakışır bir şekilde mahşer sahasına geleceğine inanırlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Hayır, yeryüzü dağılıp parça parça edildiğinde, Rabbin gelip, melekler de saf saf dizildiğinde…”

Fecr 21-22

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“…( Putperestler, Yahudiler ve Hristiyanlar ateşe sevk olunduktan sonra) Meydanda sadık olsun, facir olsun muvahhid mü’minler kalır. Alemlerin Rabbi onlara, gördükleri suretin

dışında başka bir surette gelir ve :

−Neyi bekliyorsunuz? Her ümmet kulluk yaptığının peşine düştü, diye seslenir…”

Müslim 182, 183, Buhari 7310, 7311

( 10) Onlar, mü’minlerin cennette Rablerini göreceklerine, kendisi ile konuşacaklarına iman ederler.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacak, Rablerine bakacaklardır.”

Kıyamet 22-23

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“Şüphesiz ki sizler Rabbinizi, dolunayı gördüğünüz gibi görecek ve O’nu görmekte hiçbir zorluk çekmeyeceksiniz.”

Buhari 633, Müslim 633/211

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

“İyilik edenlere iyilik ( cennet) ve ziyade ( fazlalık) vardır…” Yunus Suresi 26. ayetini okudu ve :

“Cennet ehli cennete ve cehennem ehli de cehenneme girince bir davetçi :

−Ey cennet ehli! Muhakkak sizin için Allah katında bir vaat vardır. Allah o vaadi size tam olarak yerine getirmek ister, der.

Allah Tebareke ve Teâlâ :

−Ziyadeleştirmemi artırmamı istediğiniz bir şey var mı? diye sorar.

Onlar da :

−Yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizleri ateşten kurtarıp cennete girdirmedin mi? derler. Müteakiben Allah ( zatı ile kulları arasındaki) hicabı açar da onlar O’na bakar dururlar.

Allah’a yemin olsun ki Allah onlara zatına bakmaktan daha sevimli ve daha fazla göz aydınlığı olacak hiç bir şey vermemiştir.”

Müslim 181/297, 298, Tirmizi 2676, İbni Mace 187, Ahmed 4/332, 19143

Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) :

“Cebrail Aleyhisselam, Cuma günü hakkında bahsederken şunları da söyledi :

‘…Rabbin Azze ve Celle cennette beyaz miskten daha güzel kokan bir vadi yarattı. Cuma günü olunca İlliyyin’den Kürsüsü’ne iner. Sonra Kürsü’yü nurdan minberlerle çevirir,

nebiler gelir ve onların üzerine otururlar. Sonra minberleri altın koltuklarla çevirir ve sıddıklar ile şehitler gelerek onların üzerine otururlar. Daha sonra da cennet ehli

gelir ve kum yığınlarının üzerine otururlar. Müteakiben Rableri Tebareke ve Teâlâ tecelli eder ve onlar da O’nun yüzüne bakarlar…’ buyurdu.”

Terğib ve Terhib 7/398, İbni Ebi’d-Dünya, Taberani Evsad, Bezzar, Ebu Ya’la

( 11) Onlar Allah’ın işitme, görme, ilim, kudret, izzet, kelam, hayat, beraberlik, sevgi, rahmet, öfke, rıza gibi gerek Kitabı’nda vasfettiği, gerekse Nebisi vasıtasıyla

belirttiği sıfatları kabul ederler ve ‘bunların nasıllığını ancak Allah bilir, biz bilemeyiz’ derler.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Muhakkak ki Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.”

Ta-Ha 6

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“O bilendir, hikmet sahibidir.”

Tahrim 2

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…Allah Musa ile gerçekten konuştu.”

Nisa 164

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Allah onlardan razı olmuştur…”

Maide 119

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“…Muhakkak ki Allah iyilik edenleri sever.”

Bakara 195

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor :

“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine öfkelendiği bir kavmi dost edinmeyin!”

Mümtehine 13


Kendinizi tanımak ve Allahı tanımak ayet ve hadislerle Mumsema Yüce Mevlamız kutsal kitabında :

Bir zamanlar Rabbin, meleklere : Ben yeryüzünde bir halife kılacağım demişti.( Bakara Sûresi : ayet 3)

Biz Allahın kuluyuz ve yine Ona döneceğiz.( Bakara Sûresi : ayet 156)

Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi de sevdiğiniz halde o hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.( Bakara Sûresi : ayet 216)

Onları simalarından tanırsın. ( Bakara Sûresi : ayet 273)

Hakkı anladıklarından gözlerinin yaşla dolup boşandığını görürsün” ( Maide Sûresi : ayet 83)

O, onları bildi, onlar Onu tanımayıp inkâr ettiler. ( Yusuf Sûresi : ayet 58 )

Biz emaneti, göklere, yeryüzüne ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir (

Ahzab Sûresi : ayet 72)

Sizi yeryüzünde halifeler yapan Odur. ( Fatır Sûresi : ayet 39)

Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler ( tanısınlar) diye yarattım. ( Zariyat Sûresi : ayet 56)

Yeryüzünde bulunan her şey fanidir, ancak yüce ve cömert olan Allahın varlığı bakidir. ( Rahman Sûresi : ayet 26-27)

Nimetlenmelerinin zevkini yüzlerinden tanırsın ( Mutaffifin Sûresi : ayet 24)


Güzel Rabbimiz kudsi hadisinde de şöyle buyurmuştur :

Ey ademoğlu, kim kendini bilirse muhakkak Beni de bilir. Beni bilen de ancak Beni ister. Beni isteyen de mutlaka Beni bulur. Beni bulan da her dilediğine ulaşır.

Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi, tanınmayı istedim de kâinatı, mahlûkatı yarattım. Beni bilsinler tanısınlar diye.

Resulüllah ( S.A.V.) efendimiz hadis-i şeriflerinde :

Ben size Allahı öğretirim, Onu tanıyıp bilmekse, o kalbin işidir.

Eğer Allahı hakkıyla tanıyıp bilseydiniz, o zaman duanızla, hep dağlar yok olurdu.
Rabbini en çok tanıyıp bileniniz, kendini en çok bileninizdir.

---------------------

Kaynak :
Cesitli internet Sayfalari




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi